İpek Yolu Haber Ajansı

DSP Genel Başkanı Önder AKSAKAL canlı basın toplantısı gerçekleştirdi.



Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal, gerçekleştirdiği basın toplantısında yaşanan gelişmeleri, ülke ve dünya gündemini değerlendirdi.

Aksakal açıklamasında;

“Değerli basın mensupları, saygıdeğer arkadaşlarım,

Sizleri en içten duygularımla selâmlıyorum, hoş geldiniz.

Türkiye’nin yoğun gündemi içerisinde hangi konu üzerine konuşmaya kalksak biri bitmeden yerine diğeri yetişiyor.

Üretime dair yaşanan sıkıntılar, ekonomide ve tarımda yaşanan yetersizlikler, çalışma hayatındaki mutsuzluklar, hayat pahalılığı, terör, dış politikada karşılaştığımız küresel baskı, kumpas, tehdit, velhasıl böyle bir coğrafyanın tarihsel zorlukları mesaimizin tamamını meşgul ediyor.

Halkın en yoğun hissettiği sorunların başında elbette hayat pahalılığı ve geçim sıkıntısı geliyor. Hükümet buna etkili ve kalıcı bir çözümü mutlaka geliştirmeli, en kısa zamanda da uygulamaya koymalıdır. Beklentimiz bu yöndedir.

EYT’lilerle ilgili müzminleşmiş sorun büyük ölçüde çözüldü, maaşlarını da Mart ayında almaya başlayacakları duyuruldu.

Uzun mücadelelerin sonrasında elde edilen bu kazanımlar, hak arama mücadelesinin ve demokrasimizin gelişmesi adına ümit verici olması açısından da kıymetlidir. Ancak bu arada, toplumun büyük kesiminin en büyük sorunu olarak hayat pahalılığı öne çıkıyor. Bunun önüne geçilmesi elzemdir.

Çeşitli sektörlerden gelen “fiyatların sabitlenmesi” yönündeki tedbirler yeterli ve gerçekçi değildir. Beraberinde alım gücünü artıracak önlemler ve yöntemler de ortaya konulabilmelidir.

Üretimin, özellikle tarımsal üretimin teşviki ve artırılması olmazsa olmaz kuraldır. Her toplantımızda buna değiniyorum ama dişe dokunur içerikte bir çalışmaya henüz tanık olamadık.

Kentsel Tarım girdabında çırpınan bir Tarım Bakanımız var, Allah selamet versin, köylere, kırlara çıkmayı göze alamıyor ya da bu kadarına izin veriliyor. Takip edeceğiz, anlatmaya bıkmadan, usanmadan devam edeceğiz.

 Bunun dışında örneğin; başta vergi kayıp ve kaçaklarının önlenmesi, vergilerin bir millî sorumluluk duygusuyla verilebilecek düzeye getirilmesi, fırsatçı kesimlerin gecikme faizlerini bir finansman yöntemi olarak kullanmasının önüne geçilmesi de önem arz ediyor.

Türkiye’de ekonomik istikrarın sağlanmasında başlıca unsur, devlet bütçesindeki gelir gider dengesini sağlamaktır.

Bu dengenin oluşmasında kamu harcamalarında tasarrufa önem verilerek etkin ve verimli bir harcama sistematiği kurulması kadar, yeterli miktarda gelir sağlanmasına yol açacak adil bir vergileme düzenine gereksinim vardır.

Kabul etmek gerekir ki bir ülkedeki yüksek enflasyonun en büyük faydalanıcısı hükümetlerdir.

2022 yılında yaşanılan hızlı fiyat artışları dolayısıyla oluşan yüksek enflasyon, vergi gelirlerimizde de enflasyona yol açmış ve devlet gelirleri sanal bir şekilde artmıştır.

Bu artışlara aldanarak bütçede disiplini sağlayıcı, vergi gelirlerimizi artırıcı önlemlerden vazgeçmemek gerekir.

Ülkemizde istisnai koşullarda uygulanması gerekirken her iki yılda bir mutat hale gelmiş vergi afları maalesef vergi kaçırmayı da teşvik etmektedir.

Yaklaşan genel seçimler bahane edilerek yeni ve çok kapsamlı bir mali affın tekrar gündeme geleceği kulaktan kulağa yayılmaktadır.

Ekonomik kriz nedeniyle vergisini ödeyemeyen vatandaşlara ve iş âlemine bir takım vergi kolaylıkları getirilmesine elbette karşı değiliz. Ancak geçmiş vergi affı uygulamaları göz önüne alındığında, vergi kaçırmayı alışkanlık haline getirmiş müzmin vergi kaçakçılarının aflardan en fazla yarar sağlayanlar olduğunu da görüyoruz. 

Bu nedenle mutlaka yeni bir af gündeme gelecekse, sözünü ettiğimiz olgunun dikkate alınması ve çıkarılacak afların müzmin vergi kaçakçılarını dışlayan düzenlemeler içermesi gözetilmelidir.

Bunlara ek olarak, toplumun önemli bir kesimini oluşturan ve gerçekten yoksulluk sınırının dahi altında bir yaşam süren memurlara ilave 1 derece yükselme hakkı verilmesi, aileleriyle birlikte nüfusun neredeyse yarısını oluşturan insanlarımıza hem bir soluk, hem de moral olacaktır.

Bu tasarrufun sadece memur ailelerine nefes olmakla kalmayıp, alışverişe dönüşmesiyle esnaflarımıza ve dolayısıyla sanayicilerimizin çarklarının döndürülmesine de katkı koyacağı tartışmadan varestedir.

Değerli basın mensupları, değerli arkadaşlarım,

Türkiye’nin komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi Demokratik Sol Parti olarak “Bölge Merkezli Dış Politika” stratejimiz gereği her zaman önerdiğimiz bir yöntemdir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu doğrultuda yeni adımlar atılabileceğine dair açıklamalarını değerli bulduğumuzu belirtmek isterim fakat bu konuda daha fazla gecikmemelidir.

Önümüzdeki sürecin kararlı bir şekilde koordinasyonu, ABD önderliğindeki terör yapılanmalarının bölgeden tasfiyesine yönelik olarak atılacak adımların olumlu sonuçlanmasını sağlayacak bir başlangıç olarak değerlendirilmelidir.

Zira terörle mücadelede zaman uzadıkça terör örgütlerinin ve destekçilerinin toparlanmalarına zemin yaratılmış oluyor, bu da yeni taktikler oluşturmalarına fırsat veriyor.

Güney sınırlarımız boyunca oluşturulması gereken güvenli bölge hattı mutlak surette en kısa zamanda kalıcı bir şekilde oluşturulmalı, 2023 seçimleri ile birlikte Türkiye olarak iç düzenimize ilişkin sorunların çözümüne odaklanmalıyız.

Dolayısıyla, ABD ve Rusya Suriye topraklarından askeri gücünü çekmeden, PKK / PYD başta olmak üzere Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden tüm terör örgütleri tasfiye edilmeden, denetim ve kontrolümüzdeki alanların terk edilmesi gündeme getirilmemelidir.

Aksi takdirde demografik yapımızı ve ulusal birliğimizi, toprak bütünlüğümüzü tehdit eden, başta Suriyeli sığınmacıları ülkelerine geri göndermek de imkânsız hale gelecektir.

Öncelikli olarak Türkiye ve İran, Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda birlikte hareke etmelidir, aksi takdirde sıranın kendilerine geleceğini unutmamalıdırlar.

Yeni dünya düzeni planları çerçevesinde değerlendirmek gerekirse ABD’nin yalnız hareket etmediği, emperyalist stratejilerine kalkan olarak kullandığı NATO örgütünün yapısını genişletici girişimlerde bulunduğu herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

Hedeflediği “dünya devleti” noktasına erişebilmek için Asya jeopolitiğine de hâkim olma ihtirasıyla bunların yapamayacakları çılgınlık olmayacağını artık bilmemiz gerekiyor.

Onun için Kuzey-Doğu Avrupa’da İsveç ve Finlandiya’nın NATO sistemi içine alınmasını hayati bir önemde görüyorlar.

Türkiye 71 yıllık NATO üyesi bir devlet olarak, imzaladığı sözleşmenin kendisine tanıdığı hak ve yetkiler çerçevesinde sürdürdüğü ilişkilerini uluslararası kuralları da gözeterek sağlıklı ve güçlü tutmaya gayret ederken, ne yazık ki bölgemiz üzerindeki hayal ve heveslerinden bir an bile vazgeçmeyen ABD, müttefiki olan Türkiye’nin üniter yapısını da tehdit eden siyasi stratejileri kurmaya ve hayata geçirmeye devam ediyor.

Evet; İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine başvurusunun Türkiye tarafından da onaylanması bir zorunluluk ama öncelikle bu ülkelerin Türkiye’nin çıkarlarıyla çatışmayacak bir duruş sergilemesi, özellikle terör yapılanmalarına yönelik bakışlarının Türkiye ile paralellik arz etmesi halinde olumlu olarak değerlendirilmesi doğru olandır.

Oysa geçtiğimiz hafta İsveç’te Türkiye Cumhurbaşkanını ve Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü hedef alan PKK / PYD terör örgütü mensuplarının yürüyüşüne ve gösterilerine hep birlikte tanık olduk. 

Bu olayların sıradan bir eylem olmadığını, İsveç’in gereğini mutlak surette ve en kısa zamanda yerine getirmesini istedik.

Yeri gelmişken, Türkiye devletine ve özünde Türk milletine yönelik bu terör eylemi hareketlerini bir kez daha şiddetle kınadığımızı ifade etmek isterim.

İsveç Hükümet yetkililerinin bu pervasızlıklara sessiz kalmaları bir yana ülkelerinde barındırdıkları teröristleri teslim etmeyeceklerini de açıklamaktan çekinmeyen bir ülkeyi sürekli olarak sözde tedbir almaya davet etmek, onlardan teröre olan desteklerinden vazgeçmelerini beklemek bu saatten sonra en hafif deyimiyle saflıktır, tehlikeli bir zafiyettir!

Türkiye bu konuda net duruşunu artık göstermelidir. Zira İsveç, teröristlerin sığındığı bir güvenli liman olmuştur.

Artık İsveç’in ne NATO, ne de başka zeminlerdeki talepleri asla kabul edilmemeli ve gündemimizden bu konu kesin olarak çıkarılmalıdır.

Türkiye üzerine topyekûn bir saldırının sistematik olarak sürdürüldüğünü görmek zorundayız.

Bu saldırıların planlayıcısı, koordinatörü ve finansörü olan ABD bunların birinci derece de hamisidir.

Dolayısıyla tekraren ifade ediyorum; korkmadan, çekinmeden tereddüt etmeden artık sivrisineklerle mücadeleye değil, bataklığın kurutulmasına odaklanılmalıdır!

Tabii, bu bataklığın kurutulmasının önemi kadar siyaset arenasında yer alan partnerlerini de dikkatle takip ettiğimizi belirtmek isterim.

PKK / PYD terör örgütlerine sırtlarını dayadıklarını açıkça ortaya koyan HDP ile paralel duruş sergileyenlerin de artık kendilerini deşifre etmeleri esasen Türk milletinin geleceğini belirleyecek 2023 seçimleri sürecinde halkın iradesinin doğru tecelli etmesine katkı sağlayacağı da kabul edilmelidir.

Son zamanlarda “Altılı Masa Sakini” DEVA Partisinin Genel Başkanı Sayın Ali Babacan ve Yardımcısının akıllara ziyan açıklamalarını ibretle izliyoruz.

Bir taraftan Anayasamızın 66. maddesinde ifadesini bulan Türk ifadesinin çıkarılacağından bahseden, devamında resmi dile koşut öneriler getirenlere, devrim yasalarından rahatsızlık duyanlara şu kadarını hatırlatmak isterim ki, PKK terör örgütünün siyasi ayağına şirin görünmek adına Türk milletinin genetik kodlarıyla oynamaya kalkışanlar tarihin her döneminde hüsrana uğramışlardır.

Dikkat ederseniz her fırsatta “demokrasi” kisvesi altında bölücülüğü hak görenler, yeri zamanı geldiğinde Atatürk’ün kurduğu lâik Cumhuriyetin bütün değerlerini yok saymaktan asla çekinmiyorlar.

Başta Sayın Kılıçdaroğlu olmak üzere Altılı Masanın bazı partnerleri, PKK terör örgütünün siyasi ayağı olan HDP’yi sürekli aklama yarışına giriyorlar, “meşru (!)” organ olarak gördüklerini söylüyorlar.

Hatta bazıları daha da ileri giderek HDP’nin CHP içerisinden çıktığını iddia edebilecek kadar da hadsizleşiyorlar.

Değerli arkadaşlarım, “Atatürk’ün CHP’sinden” bölücü zihniyette bir yapı çıkması düşünülemez.

Bir kez daha açıkça ifade etmeliyim ki Demokratik Sol Parti olarak HDP’yi asla ve asla meşru organ olarak görmüyoruz, bugün için yasal bir parti statüsünde olsa da terör örgütleriyle iltisakı sürdüğü ve bunu yadsımadıkları için de meşruiyetini tamamen kaybettiğine inanıyoruz.

Garipsediğimiz önemli bir konu da Altılı Masa içerisinde olup da, HDP’yi PKK’nın yanında konumlandırdığını deklare eden İYİ Parti’nin sözcülerinin manidar sessizlikleridir.

Küresel emperyalizmin oyun kurucusu ve başrol oyuncusu ABD’ye hizmetin kapsamı bu kadarla sınırlı mı derseniz elbette değil.

“Altılı Masa Sakini” DEVA Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan sadece HDP’ye şirinlik yapmakla da kalmıyor, Savunma Sanayiine yönelik yatırımlara, İHA ve SİHA’ların, insansız savaş uçaklarının üretimine ilişkin dayanaksız iddialar ortaya atarak yapılan başarılı çalışmaları dünya nezdinde dejenere edecek itham ve açıklamalarda bulunuyor.

Değerli arkadaşlarım, bu açıklamaları sehven ve bilgisizlikle yapılmış masumane bir söylem olarak görmek esasen onların umdukları amaca hizmet etmek olur. 

Zira bu açıklamalar kasıtlıdır, kötü niyetlidir, kuruluşunun 100. yılında son Türk Devletine yönelik bir kumpastır, bu topraklarda on bin yıllık geçmişe sahip asil Türk milletine ihanettir!

Devleti yönetme iddiasında olan biri, kendi devletinin ulusal çıkarlarını korumak adına geliştirdiği, ürettiği ürünleri hangi ruh haliyle hedef tahtasına koymak isteyebilir?

Velev ki, devletin bütün imkânları bu gibi stratejik yatırım ve üretimlerin geliştirilmesi için sunulmuş olsun, devlet yönetmek isteyen biri eğer bu millete düşmanlık besleyenlerle ideal birliği kurmamışsa bundan nasıl rahatsız olabilir?

Biz bu hadiseyi asla bir aile ilişkisi olarak göremeyiz.

Bu tamamen millî bir meseledir, kim ki bu devletin ve bu milletin güvenliğine yönelik tehditleri savuşturacak bir gayretin içerisinde olur, onu sınırsız şekilde desteklemek de devletin boynunun borcudur.

Sayın Babacan’ın bu çıkışının adı büyük Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir!” söyleminden nefret etmektir, Atatürk’ten nefret etmektir, uluslararası silah tüccarlarının sözcülüğüne, taşeronluğuna ve Avukatlığına soyunmaktır!

Demek ki kendileri eskazara Cumhurbaşkanı olursa ilk yapacağı iş savunma sanayii yatırımlarını yer ile yeksan etmek olacaktır.

Hadise sadece bununla sınırlı mıdır? Tabii ki hayır!

Türkiye’nin Savunma Sanayiindeki atılımlarını karalayıcı tavırların yanında diğer bazı Altılı Masa paydaşlarının medyadaki sözde temsilcilerinin ve kalemşorlarının, yeraltı zenginliklerimizin çıkarılması noktasında ortaya

koydukları küçümseyici, alaycı tavırlarını da ibretle izliyoruz ki, bunları da bariz ciddiyetsizlik, daha da ötesi kötü niyet olarak görüyoruz.

Öyle anlaşılıyor ki, yarın iktidar olduklarında, bulunan, açılan petrol ve doğalgaz kuyularına beton dökmek ilk icraatları olacaktır.

İşte bu yüzden “üç tarafımız denizlerle, dört tarafımız düşmanlarla dolu” dememiz boşuna değildir.

Görünen şekliyle sadece uluslararası silah tüccarları değil, ilaç sanayiindeki ve enerji sektöründeki tekellerin tetikçileri de devletimize, geleceğimize göz dikenlerle kol koladır.

Bunlardan korunmak ve Tam Bağımsız Türkiye idealine erişmek gerçek Atatürkçülerin, gerçek yurtseverlerin, gerçek Ecevitçilerin öncelikli hedefi olacaktır.

2023 Seçimleri için süreç hızla yürüyor ve önceki gün MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin Mayıs ayını işaret etmesi, dün de Sayın Erdoğan’ın grup toplantısında seçimlerin yapılacağı tarih olarak 14 Mayıs’a anlam yüklemesi bu işin adının konulduğuna delâlettir.

Demokratik Sol Parti olarak 9 Ocak tarihindeki basınla buluşmamızda biz de seçimlerin erkene alınabileceği öngörüsüyle 7 Mayıs tarihini işaret etmiştik, bir hafta önce ya da sonra olması sonucu değiştirmeyecektir, seçimlerin şimdiden milletimize ve ülkemize hayırlı sonuçlar getirmesini diliyorum.

Bu arada şu hususu da değerlendirmek isterim, Akparti tarafından Meclise sunulan Anayasa Değişikliği Kanun Teklifi sürecinin 14 Mayıs tarihine endeksli olarak yürütüleceği de ortaya çıkmıştır, esasen normal olanı da budur.

Bu yöntemle referandum sandığı geldiğinde hem başörtüsü konusu tamamen siyasetin malzemesi olmaktan çıkarılacak, hem Cumhurbaşkanlığı ve TBMM için otuz dört gün sonra yapılacak seçimler öne alınacak, hem de Sayın Erdoğan’ın bir kez daha aday olmasına dair Anayasa hükmü konusunda tartışma yapılmasına da fırsat verilmemiş olacaktır.” şeklinde konuştu.

 

 

 

HABER: SILA DUYSAK

Yorumlar

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

Yorum Yaz