Bir ay boyunca sofralarımızda bereket, gönüllerimizde huzur vardı. Şimdi ise Ramazan’ın son günlerine yaklaşırken insanın içine tarif edilmesi zor bir duygu çöküyor. Sanki çok sevdiğimiz bir misafir valizini toplamaya başlamış gibi… Ramazan, sadece aç kalmak değildi. Aslında o; sabrı hatırlamak, paylaşmanın ne kadar kıymetli olduğunu yeniden anlamaktı. İftar sofralarında bir araya gelen aileler, komşularla paylaşılan bir tabak yemek, kapısı çalınan ihtiyaç sahipleri… İşte Ramazan’ın gerçek ruhu tam da buydu. Bu mübarek ay boyunca belki de en çok unuttuğumuz değerleri yeniden hatırladık. Bir selamın, bir tebessümün, bir dua etmenin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gördük. Sokaklarda iftar telaşı, camilerde teravih huzuru, sahur vakti şehirlerin o sessiz ama anlamlı hali… Tüm bunlar Ramazan’ın kalbimize bıraktığı izler oldu.
Şimdi Ramazan yavaş yavaş vedaya hazırlanırken insanın içinden şu geçiyor:
Keşke yılın her günü Ramazan’daki gibi merhametli, paylaşımcı ve sabırlı olabilsek Çünkü Ramazan aslında bize bir ay boyunca bir şey öğretti: İnsan olmak, paylaşmak ve gönül almak…
Bu yüzden Ramazan giderken geride sadece boşalan sofralar değil; dolan gönüller, edilen dualar ve yapılan iyilikler kalmalı. Unutmayalım ki gerçek Ramazan, takvimden çıkınca bitmez. Eğer kalbimizde yaşatabiliyorsak, o ruh bütün yıl bizimle kalır.
Ramazan giderken içimizde bir hüzün bırakır ama aynı zamanda bir umut da bırakır…
Daha iyi bir insan olma umudu.
Bazen insan susar… Çünkü anlatmanın, açıklamanın, kendini savunmanın artık bir anlamı kalmamıştır. Herkesin kendi doğrusu vardır, herkes kendi penceresinden bakar hayata. İşte tam da bu yüzden diyorum ki; varsın hepiniz haklı olun… Ama benden uzak olun.
Hayat insana çok şey öğretir. En çok da insanların gerçek yüzünü gösterir. İyilik yaptığınızda kıymet bilmeyenleri, zor zamanınızda yanınızda olmayanları, iyi niyetinizi zayıflık sananları tek tek tanırsınız. Ama bütün bunlara rağmen insanın içindeki vicdan değişmez.
Ben de değişmedim…
Evet, artık eskisi kadar saf değilim. Artık herkese aynı güvenle yaklaşmıyorum. Ama şunu da herkes bilsin ki; ben iyilik yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Çünkü iyilik, başkalarının değil insanın kendi karakterinin göstergesidir.
Birileri kötülükle karşılık verebilir, birileri nankörlük edebilir, birileri arkanızdan konuşabilir. Ama insanın kendine olan saygısı, yaptığı iyiliklerden vazgeçmemesiyle ölçülür.Ben kimseye benzemedim, ben kimse gibi de olmayacağım.
Bugün bazıları beni anlamayabilir, bazıları yanlış yorumlayabilir. Ama önemli olan onların ne düşündüğü değil, benim vicdanımın ne söylediğidir.
Unutmayın…
Ben hâlâ iyilik yapmaya devam edeceğim. Ama artık herkese değil.
Ve şunu da herkes iyi bilsin:
Ben hâlâ aynı kalbe sahibim ama artık eski ben değilim.
Nankörlük, basit bir vefasızlık değildir.
Nankörlük, düpedüz ihanettir.
İnsanın çıkarı uğruna;
kendisine omuz verenleri,
zor gününde yanında duranları,
yola birlikte çıktıklarını
bir kalemde silip atmasıdır.
Daha acı olanı ise şudur:
Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişmektir.
Bu sadece bir tercih değil, bir karakter meselesidir.
Menfaat devreye girdiğinde;
dostluk unutulur,
emek hiçe sayılır,
geçmiş inkâr edilir.
Bir zamanlar “canım” dediklerin, bir anda yük oluverir.
Çünkü çıkarın olduğu yerde vicdan susar.
Nankör insan, hafızası zayıf olandır.
Kim sayesinde ayakta durduğunu hatırlamaz.
Kimle düştüğünü, kimle kalktığını bilmez.
Güç değişince taraf değiştirir,
rüzgâr nereye eserse oraya savrulur.
Oysa insanı insan yapan;
vefa, sadakat ve duruştur.
Menfaat bittiğinde de aynı yerde durabilmektir.
Güçlüyken değil, zor zamanlarda karakterli kalabilmektir.
Bugün çıkar için sevdiklerini harcayanlar,
yarın çıkarları bittiğinde yalnız kalır.
Çünkü vefasızlık bulaşıcıdır;
ihanet eden, bir gün ihanete uğrar.
Unutulmamalıdır ki;
yolda buldukların seni yarı yolda bırakabilir
ama yola çıktıkların seni asla satmazdı.
Ta ki sen onları satana kadar…
Basın; bir meslekten öte, bir duruştur.
Kalemle, emekle, bedelle ve yıllarla inşa edilir.
Geceyle gündüzün birbirine karıştığı, haber uğruna aileden, sağlıktan, hatta can güvenliğinden vazgeçilen bir mücadele alanıdır.
Ama ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada basın ayaklar altındadır.
Yıllarını bu mesleğe adamış, sokakta, adliyede, afet alanında, tehdit altında görev yapan gerçek gazeteciler yok sayılırken; meslekle uzaktan yakından ilgisi olmayan kişiler birkaç ay heves edip, üç beş kuruşa bir internet sitesi açarak kendilerini “gazeteci” ilan edebilmektedir.
Bu nasıl bir çelişkidir?
Bir tarafta;
etikle yoğrulmuş, kamu yararını önceleyen, sorumluluğun ne demek olduğunu bilen gerçek basın emekçileri…
Diğer tarafta;
haberin ne olduğunu bilmeden, teyit nedir duymadan, sadece tıklanma ve reklam uğruna kopyala-yapıştır yapan, mesleğin onurunu ayaklar altına alan sözde yayıncılar…
Gazetecilik;
kartvizit bastırmakla,
sosyal medyada sayfa açmakla,
üç beş dedikodu haberi paylaşmakla yapılmaz.
Gazetecilik;
sorumluluktur.
Gazetecilik;
bedel ödemektir.
Gazetecilik;
toplum adına soru sorabilme cesaretidir.
Ama bugün ne görüyoruz?
– Meslek ilkeleri yok sayılıyor,
– Emek değersizleştiriliyor,
– Basının itibarı bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yerle bir ediliyor.
Daha da acı olan şudur:
Bu tabloya sessiz kalındıkça, gerçek gazeteci daha fazla eziliyor; mesleğin içi her geçen gün biraz daha boşaltılıyor.
Bakıyorum;
onlarca dernek, onlarca yapı var…
Ama bir tanesi bile çıkıp demiyor ki:
“Siz kimsiniz?
Bu mesleği hangi yetkiyle yapıyorsunuz?”
Denetim yok.
Sorumluluk yok.
Herkes cebini düşünüyor.
Yazıklar olsun.
Buradan açıkça soruyorum:
Bir mesleğin kapısı bu kadar sahipsiz mi bırakılır?
Gazetecilik bu kadar ucuzlatılabilir mi?
Artık bir dur denilmesi gerekiyor.
Basın meslek örgütleri, yerel ve ulusal kurumlar, gerçek gazeteciler bu gidişata sessiz kalmamalıdır.
Aksi halde yarın;
haberin değil dedikodunun,
bilginin değil iftiranın,
emeğin değil ucuzluğun konuşulduğu bir medya düzeniyle karşı karşıya kalırız.
Bu yazı bir serzeniş değildir.
Bu yazı bir feryattır.
Bu yazı, yıllardır görmezden gelinen basın emekçilerinin çığlığıdır.
Basın, ayaklar altında değil;
hak ettiği yerde olmalıdır.
Ve unutulmamalıdır ki:
Gazetecilik, herkesin yapabileceği bir iş değildir.
Ama ne yazık ki bugün, herkesin kirletebileceği bir meslek haline getirilmiştir.
Bir hilalin gökyüzünde belirmesiyle kalplerimize sükûnet, sofralarımıza bereket, hayatımıza anlam gelir. 11 ayın sultanı Ramazan, yine kapımızı çalıyor. Yorgun ruhlarımızı dinlendiren, kırgın gönülleri onaran, insanı insana yaklaştıran bu mübarek ay; yalnızca aç kalmak değil, nefsin terbiyesi, kalbin arınması ve vicdanın uyanışıdır.
Ramazan; sabrın, paylaşmanın ve merhametin adıdır. İftar vaktine kadar beklerken öğreniriz sabrı; bir lokmayı paylaşırken çoğalır bereket; bir yetimin başını okşarken genişler kalbimiz. Bu ay, hızla akan hayatın içinde durup düşünmeyi, susup dinlemeyi, eksiklerimizi fark edip tamamlamayı öğretir. Ezanla birlikte açılan oruçlar, aslında gönlümüzün de açılışıdır.
Bu mübarek zaman diliminde sofralar sadeleşir, kalpler zenginleşir. Gösterişten uzak bir tabak çorba, samimi bir selamdan daha kıymetli değildir. Ramazan; komşuyu hatırlamaktır, kapıyı çalmaktır, hal hatır sormaktır. Bir tebessüm, bir dua, bir yardım eli; hepsi bu ayda anlamını katbekat artırır.
Teravihlerle geceler aydınlanır, sahurlarla umut tazelenir. Kur’an’ın rehberliğinde kendimize döner, hatalarımızla yüzleşir, yarınlara daha temiz niyetlerle yürürüz. Ramazan, yeniden başlama cesareti verir insana. Kırılanı onarmak, küskünü barıştırmak, eksileni tamamlamak için en güzel fırsattır.
Bugün dünyanın dört bir yanında savaşların, yoksulluğun ve adaletsizliğin gölgesinde yaşayan milyonlar varken; Ramazan bize duyarlı olmayı hatırlatır. Sadece kendi soframızı değil, başkalarının sofrasını da düşünmeyi; sadece kendi derdimizi değil, başkalarının yükünü de omuzlamayı öğretir. Çünkü Ramazan, ben demekten biz demeye geçiştir.
Bu duygu ve düşüncelerle, Ramazan’ın ülkemize ve tüm İslam âlemine sağlık, huzur ve bereket getirmesini diliyorum. Duaların kabul olduğu, gönüllerin birleştiği, iyiliğin çoğaldığı bir Ramazan olsun.
Hoş geldin ya Şehr-i Ramazan…
İpekyolu Medya Grup olarak, yayın hayatımızda 13. yılımızı geride bırakmanın haklı gururunu ve onurunu yaşıyoruz. Kurulduğumuz ilk günden bu yana; ilkelerinden taviz vermeyen, kimsenin kalemi olmayan, her zaman halkın yanında ve haklının arkasında duran bir yayın anlayışıyla yolumuza kararlılıkla devam ettik.
Bu 13 yıllık süreç; emekle, özveriyle, sabırla ve inançla örülmüş büyük bir başarı hikâyesidir. Bu başarıda pay sahibi olan; başta Yönetim Kurulu Üyelerimize, yurt içi ve yurt dışındaki tüm temsilcilerimize, köşe yazarlarımıza, editörlerimize, muhabirlerimize, teknik ekibimize ve görünmeyen ama büyük emek veren tüm çalışma arkadaşlarımıza yürekten teşekkür ediyorum.
Aynı zamanda bizlere güvenen, destek veren, eleştirileriyle yolumuzu aydınlatan kıymetli okurlarımıza ve takipçilerimize de şükranlarımı sunuyorum. Sizlerin desteği ve güveni, İpekyolu Medya Grup’un en büyük gücü ve ilham kaynağıdır.
İpekyolu Medya Grup; doğruluktan, tarafsızlıktan, adaletten ve etik gazetecilik anlayışından ödün vermeden, bundan sonra da aynı sorumluluk bilinciyle yayın hayatını sürdürmeye devam edecektir. Amacımız; toplumun sesi olmak, gerçeği korkusuzca dile getirmek ve kamuoyunu doğru bilgilendirmektir.
Bu vesileyle, 13. kuruluş yılımızda emeği geçen herkese bir kez daha teşekkür ediyor; İpekyolu Medya Grup ailesi olarak nice başarılı, ilkeli ve güçlü yıllara hep birlikte ulaşmayı temenni ediyorum.
Saygılarımla,
Ali Duysak
İpekyolu Medya Grup
Yönetim Kurulu Başkanı
Toplu Taşıma Direksiyonuna Oturmadan Önce İnsanlık Sınavı
Şehir içi toplu taşıma, bir kentin medeniyet aynasıdır. O aynaya baktığımızda ne gördüğümüz ise hem yönetenlerin hem de direksiyon başında olanların sorumluluğudur. Ne yazık ki Gaziantep’te son dönemde halk otobüsleriyle ilgili artan şikâyetler, bu aynanın ciddi biçimde çatladığını gösteriyor.
Özellikle 65 yaş üstü vatandaşların ücretsiz ulaşım hakkı, bazı halk otobüsü şoförleri tarafından adeta bir lütufmuş gibi görülüyor. Durakta bekleyen yaşlıyı görüp durmayan, duran ama binene söylenmedik söz bırakmayan, vatandaşı herkesin içinde rencide eden bir anlayış kabul edilemez. Bu insanlar yıllarca çalışmış, bu ülkeye emek vermiş, bugün ise sadece yasal hakkını kullanmak isteyen yurttaşlar.
Daha vahimi ise, yapılan şikâyetlerin ciddiye alınmadığı algısı. Vatandaş anlatıyor, dilekçe veriyor, ama sonuç yok. Bu da “nasıl olsa bir şey olmuyor” rahatlığıyla hareket eden sorumsuz şoförlerin önünü açıyor.
Geçtiğimiz günlerde Başpınar hattında yaşandığı iddia edilen olayda, bir otobüs şoförünün karda tehlikeli hareketler yaptığı ve bunun sonucunda ehliyetine geçici süreyle el konulduğu kamuoyuna yansıdı. Bu tür olaylar münferit olarak geçiştirilemez. Çünkü burada söz konusu olan sadece bir kural ihlali değil, insan hayatıdır.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Direksiyon başına geçen herkes “şoför” değildir.
Toplu taşıma yapan biri, sadece aracı değil, insanı taşır.
Bu nedenle şehir içi halk otobüsü şoförleri işe alınmadan önce psikoteknik değerlendirmeden, öfke kontrolü ve iletişim eğitimlerinden geçmelidir. Trafikte agresif davranan, yolcusuna hakaret eden, yaşlıya, engelliye tahammül edemeyen kişilerin direksiyon başında yeri olmamalıdır.
Zabıta Daire Başkanlığına ve ilgili belediye birimlerine burada ciddi görev düşüyor. Denetim göstermelik değil, caydırıcı olmalıdır. Gerekirse tekrar eden ihlallerde ehliyet iptaline kadar giden yaptırımlar uygulanmalıdır ki bu durum diğer şoförlere de ibret olsun.
Unutulmamalıdır:
Trafikte terör sadece hızla olmaz.
Saygısızlıkla, vicdansızlıkla da olur.
Gaziantep, misafirperverliğiyle bilinen bir şehir. Bu şehrin yaşlısını durakta görmezden gelen, ona bağıran, onu aşağılayan bir anlayışa teslim edilmemesi gerekiyor.
Çünkü bir gün hepimiz yaşlanacağız.
Ve o durakta bekleyen kişi, yarın biz olabiliriz.
Bir zamanlar “dost” dediğimiz insanlar vardı. Aynı sofrayı paylaştığımız, derdimizi düşünmeden anlattığımız, sırtımızı dönüp gözümüz kapalı güvendiğimiz… Şimdi ise aynı insanlar, kızdığı dostuna sırt çevirip dün düşman bildiğiyle yan yana yürüyebiliyor. Öyle kolay, öyle pişkin, öyle sessiz.
Vefa kelimesi sözlüklerde kaldı. Günlük hayatta kullanımı neredeyse yok. Çünkü vefa emek ister, sabır ister, bedel ödemeyi göze almak ister. Oysa çağımız hız çağı. İnsanlar ilişkileri de tüketiyor; tıpkı eşyalar gibi. İşe yaramazsa at, eskirse değiştir, faydası bittiyse yüzünü çevir.
En acısı da şu: İnsanlar artık ne kadar çıkarcı olduklarını bile inkâr etmiyor. Hatta bunu bir meziyet gibi sunuyorlar. “Hayat böyle”, “Ben kendimi düşünüyorum” cümleleri, vicdansızlığın kılıfı olmuş durumda. Kimse aynaya bakıp “Ben nerede yanlış yaptım?” diye sormuyor. Çünkü işine gelmiyor.
Dostuna kızan, konuşarak çözmek yerine susmayı seçiyor. Suskunluk bir erdem değil artık; bir silah. Sonra ne oluyor? O suskunluk büyüyor, yerini mesafeye bırakıyor. Mesafe büyüyor, yerini yabancılığa. Ve bir bakmışsınız, yılların dostu yabancı, dünün düşmanı sırdaş olmuş.
İnsanları tatmin etmek zaten mümkün değil. Ne kadar verirsen ver, daha fazlasını isterler. Ne kadar fedakârlık yaparsan yap, yetmez. Çünkü mesele sen değilsin; onların içindeki boşluk. Ve o boşluk, ne dostlukla dolar ne vefayla.
Hayat, insanlara gerçek yüzlerini göstermekte usta. Zor zamanlarda kimin yanında durduğunu, kimin sessizce uzaklaştığını bir bir yazıyor hafızamıza. İşte o zaman anlıyoruz: Kalabalıklar içinde ne kadar yalnız olduğumuzu. Ve belki de en büyük kazanç bu fark ediş oluyor.
Dostluk azaldıysa, suç dostlukta değil. Vefa kalmadıysa, kelimede değil. İnsan değişti. Vicdan hafifledi, menfaat ağır bastı. Ama yine de umut etmekten vazgeçmemeli. Çünkü hâlâ az da olsa; çıkarı değil karakteriyle yaşayan insanlar var. Onlar sessizdir, kalabalıkta fark edilmez. Ama düştüğünde elini uzatan da onlardır.
Ve belki de bu yüzden, bir tane gerçek dost; yüz tane sahte kalabalıktan daha değerlidir.
Bir ülkenin emeklilerine bakarak geleceğini okuyabilirsiniz. Çünkü emekliler, yıllarını bu ülkeye vermiş; alın terini fabrikaya, tarlaya, okula, hastaneye bırakmış insanlardır. Ama bugün gelinen noktada emeklilik, ne yazık ki huzurun değil, geçim derdinin adı olmuş durumda.
Bugün bir emeklinin sabahı nasıl başlıyor biliyor musunuz? Gazete manşetlerinden çok pazardaki etiketlere bakarak. Domates kaç lira olmuş, peynir alınabilir mi, et yine vitrinde mi kalmış… Emekli için ekonomi grafiklerden değil, mutfak masasında boşalan tabaklardan okunuyor.
Yıllarca çalış, prim öde, vergi ver… Sonra emekli ol ve ay sonunu getirmek için yeniden hesap yap. Emekli maaşı, temel ihtiyaçlara bile yetmezken “sabretmek” öğütleniyor. Oysa sabır, karnı doyurmuyor. Sabır, kira ödemiyor. Sabır, eczanedeki ilaç fiyatlarını düşürmüyor.
Bir zamanlar “torun sevmek” hayaliyle emekli olanlar, bugün torununa harçlık verememenin mahcubiyetini yaşıyor. Bayramlar eskisi gibi değil; çünkü bayram, yalnızca takvim yaprağında kaldı. Emekli için bayram, artan yol parası ve ikramiyenin borçlara yetip yetmeyeceği demek.
En acısı da şu: Emekliler artık yük gibi hissettiriliyor. Oysa bu insanlar, bu ülkenin yükünü yıllarca omuzlamış kişiler. Kimisi öğretmendi, kimisi işçi, kimisi memur… Ama hepsinin ortak noktası, emeklerinin karşılığını alamamış olmaları.
Sağlık deseniz ayrı bir yara. Devlet hastanelerinde randevu bulmak zor, özel hastaneler ise emekli için hayal. İlaç katkı payları, muayene ücretleri derken emekli, hasta olmaktan bile korkar hale geliyor. “Hasta olursam nasıl öderim?” endişesi, yaşlılığın en ağır yükü.
Bir ülkenin vicdanı, emeklisine nasıl davrandığıyla ölçülür. Emekli sadaka istemiyor; hakkını istiyor. Lütuf değil, adalet bekliyor. İnsan onuruna yakışır bir yaşam talep ediyor.
Unutulmamalı: Bugünün emeklileri dünün çalışanlarıydı. Bugünün çalışanları da yarının emeklileri olacak. Emeklilerin sesi kısılırsa, aslında geleceğin sesi de kısılır.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Emeklilik, gerçekten dinlenme dönemi mi, yoksa ömür boyu süren bir geçim mücadelesi mi?
Cevabı, emeklinin boş tenceresinde, sessiz evlerinde ve gözlerindeki yorgunlukta saklı.
Dün yanımdaydı yarım bugün kayboldu
Ben mi kör oldum sevgili yok oldu
Kalbim karşılıksız sevmekten yoruldu
Gecem gündüzüm benim onunla dolu
Ben sevebilme ihtimali sevdim
Allah’ım dan her gece onu diledim
Bu nasıl kadermiş ki ben bilemedim
Bir gün benim olacak diye beklerim
Aklımda fikrimde canım hep sen varsın
Kalan ömrümü alacaksa yar alsın
Ona mutluluk bana acılar kalsın
Zalim kızı şöyle nasıl bir yarasın
Hiç anlamaz misin benim bu halimden
Şüphen olmasın benim sana sevgimden
Gündüzün geceyi tutmuyorum ki neden
Hayat nefes verirsin bana yeniden
Yaşama sebebimsin inan sen buna
Daha fazla acı çektirme bu cana
Kutsal bir sevgi ile bağlandım sana
Seven şu gönlümü biraz anlasana
29.11.2023
Son Köşe Yazıları
İyilik, sadece ahlaki bir erdem değil; aynı zamanda fiziksel bir yasaya benzer şekilde işleyen, görünmez ama hissed...
(13 Mart 2026 20:34:31)
Hüzün bastı gönlümü bu son günlerdeYangın yeri yüreğim yanıyor ha yanıyor Hayalim yarında dertler dünlerd...
(13 Mart 2026 12:48:39)
DEPRESYON DÖNÜŞÜMÜDepresyon olgusunun temelinde biyolojik, fizyolojik, nörolojik faktörler vardır. Eğer bir insan kendin...
(13 Mart 2026 12:16:12)
12 Mart 1918 Erzurum’un Düşman İşgalinden Kurtuluşu 12 Mart 1918den 2026 ya108.ci yılı ve Çanakkale deniz Zafer Haf...
(12 Mart 2026 15:22:04)
Kanun maddesnde yazıyor mu buSevenlerin ayrılması kanun mu Bu ayrılık söyle neyin korkusu Seven...
(12 Mart 2026 01:00:37)