logo
Yükleniyor...
logo
add image
ALİ DUYSAK

ALİ DUYSAK

aliduysak2015@gmail.com
Kayıt: 07 Ekim 2025
Toplam Ziyaretçi: 5,759

Son Köşe Yazıları

19 Mayıs: Bir Milletin Yeniden Doğuşu
Yayın: 17 Mayıs 2026 05:44:13 Düzenlenmedi


 

19 Mayıs 1919…

Türk milletinin kaderini değiştiren, bağımsızlık meşalesinin yakıldığı tarihi bir dönüm noktasıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkarak başlattığı kurtuluş mücadelesi, yalnızca bir direnişin değil; aynı zamanda umudun, inancın ve yeniden ayağa kalkışın simgesi olmuştur.

 

Yıllarca savaşların yorgunluğunu taşıyan bir millet, 19 Mayıs’ta yeniden dirilmeyi öğrenmiştir. İşgal altındaki Anadolu’da yakılan o ilk kıvılcım, kısa sürede tüm yurda yayılarak bağımsızlık ateşine dönüşmüştür. Çünkü o gün Samsun’da atılan adım, “Ya istiklal ya ölüm” diyerek verilen büyük mücadelenin başlangıcıdır.

 

19 Mayıs’ın gençliğe armağan edilmesi ise son derece anlamlıdır. Atatürk, bir milletin geleceğinin gençlerin omuzlarında yükseleceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle gençlere sadece bir bayram değil; aynı zamanda büyük bir sorumluluk bıraktı. Cumhuriyeti korumak, geliştirmek ve geleceğe taşımak görevi bugün hâlâ gençlerin en önemli emaneti olarak durmaktadır.

 

Bugün bizlere düşen görev; geçmişimizi unutmadan birlik ve beraberlik içinde geleceğe yürümektir. 19 Mayıs ruhu, sadece tarih kitaplarında kalan bir hatıra değil; her zorluk karşısında yeniden ayağa kalkabilme cesaretidir. Millet olmanın, aynı bayrak altında kenetlenmenin ve bağımsız yaşamanın değerini bizlere hatırlatan en önemli miraslardan biridir.

 

Aradan geçen yıllara rağmen Samsun’da yakılan o bağımsızlık meşalesi hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır. Çünkü 19 Mayıs; umudun, cesaretin ve millet iradesinin adıdır.

 

Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm silah arkadaşlarını ve aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.

ANNE HAKKI ÖDENMEZ
Yayın: 10 Mayıs 2026 09:28:17 Düzenlenmedi


Bir insanın hayatta sahip olduğu en büyük servet nedir diye sorsalar, hiç düşünmeden “anne” derim. Çünkü anne; karşılıksız sevgidir, fedakârlıktır, gecesini gündüzüne katıp evladının bir tebessümü için ömrünü tüketendir.

Biz çoğu zaman annelerimizi hep yanımızda sanıyoruz. Sesini duyacağımızı, kapıyı çalınca bizi yine aynı sıcaklıkla karşılayacağını düşünüyoruz. Oysa hayat, insanın elinden en kıymetlisini bir gün sessizce alabiliyor. İşte o gün anlıyorsunuz; annenin sadece bir insan değil, bir ömür, bir dua, bir sığınak olduğunu…

Ben annemi kaybettim…

Şimdi ne zaman bir anne evladının saçını okşasa, içimden bir şeyler kopuyor. Bir annenin “yedin mi evladım?” sözü bile artık kulağımda bir özlem gibi yankılanıyor. Çünkü insan annesini kaybedince sadece bir yakınını değil; çocukluğunu, huzurunu, masumiyetini de kaybediyor.

Bugün annesi hayatta olan herkese seslenmek istiyorum:

Ne olur annelerinizin kıymetini bilin…

Bir gün değil, her gün arayın onları…

Sadece özel günlerde değil, sıradan bir akşamda da ellerini öpün…

Seslerini duymaktan sıkılmayın…

Çünkü bir gün telefon rehberinde adı kalır ama sesi kalmaz…

Bir gün odası durur ama kendisi olmaz…

Ve insanın içinde dinmeyen bir “keşke” başlar…

Keşke biraz daha yanında otursaydım…

Keşke son kez daha sıkı sarılsaydım…

Keşke “seni seviyorum anne” demeyi ertelemeseydim…

Anne hakkı ödenmez…

Çünkü bir anne, evladı için kendi ömründen verir. Kendisi aç kalır evladını doyurur. Ağlasa bile evladına belli etmez. Yorulsa da “iyiyim” der. Dünyanın en temiz sevgisi, annenin yüreğinde saklıdır.

Bugün mezar taşına bakıp dua ettiğim anneme Rabbimden rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun… Tüm vefat eden annelerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.

Ve son sözüm şudur:

Annesi hayatta olan herkes aslında hâlâ çok zengindir. Bunun kıymetini, geç olmadan bilin…

Gaziantep’te Asıl Felaket: İhmal, Sessizlik ve Unutulan Dersler
Yayın: 04 Mayıs 2026 07:19:55 Düzenlenmedi


Gaziantep belki büyük bir sel felaketiyle anılmadı. Ama bu şehir, başka felaketlerin acısını derinden yaşamış bir şehir. Depremin yıktığı umutları gördü, okul önlerinde büyüyen şiddetin ve güvensizliğin gölgesini hissetti. Ve ne yazık ki, her olaydan sonra aynı şeyi yaşadı: Kısa süreli bir gündem, ardından derin bir unutuluş…

Oysa mesele tek bir felaket değil.

Mesele, felaketler karşısında değişmeyen anlayış.

2023 Kahramanmaraş Depremleri bu coğrafyaya sadece binaların değil, ihmallerin de nasıl yıkıcı olabileceğini gösterdi. Günlerce süren çaresizlik, eksik koordinasyon, geciken müdahaleler… O gün herkes aynı soruyu sordu: “Neden hazırlıklı değildik?” Ama aradan zaman geçti, acılar tazelendi, sorular ise yine cevapsız kaldı.

Bugün başka bir sorun konuşuluyor: Okul çevrelerinde artan güvensizlik.

Çocukların eğitim yuvaları olması gereken yerler, zaman zaman korkunun adresine dönüşüyor. Şiddet, akran zorbalığı, dış tehditler… Bunlar küçük meseleler değil. Bunlar geleceğin temeline konulan çatlaklardır.

Bir şehir düşünün…

Deprem olur, ders alınmaz.

Okulda sorun çıkar, görmezden gelinir.

Altyapı konuşulur, ertelenir.

Sonra herkes birbirine bakar: “Neden böyle oldu?”

Asıl sorun tam da burada başlıyor. Çünkü biz olayları tek tek ele alıyor, ama asıl sorunu görmüyoruz: Süreklilik gösteren ihmal.

Yetkililer açıklama yapıyor, kurumlar sorumluluğu birbirine devrediyor, gündem değişiyor… Ama vatandaşın hayatında değişen bir şey olmuyor. Çünkü sorunların köküne inilmeden, sadece sonuçları konuşuluyor.

Kimse artık “geçmiş olsun” duymak istemiyor.

Kimse “gerekli incelemeler yapılacak” cümlesine inanmıyor.

İnsanlar şunu görmek istiyor:

Gerçek önlem. Gerçek sorumluluk. Gerçek değişim.

Bu şehirde yaşayan herkes şunu biliyor:

Felaketler kader değil.

İhmal kader değildir.

Deprem öldürmez diyoruz, bina öldürür.

Şiddet kendiliğinden çıkmaz diyoruz, denetimsizlik büyütür.

Sorunlar aniden oluşmaz diyoruz, görmezden gelindikçe büyür.

O zaman yapılması gereken belli:

Söz değil, adım atılmalı.

Tepki değil, plan yapılmalı.

Ve en önemlisi, yaşanmadan önce önlem alınmalı.

Çünkü mesele sadece bugünü kurtarmak değil,

yarını güvence altına almak.

Gaziantep güçlü bir şehir.

Ama güçlü şehirler, acılardan ders çıkaran şehirlerdir.

Artık unutmak değil, hatırlamak zamanı.

Artık konuşmak değil, çözmek zamanı.

HAYATIN ACI GERÇEĞİ
Yayın: 01 Mayıs 2026 05:11:00 Düzenlenmedi


 

Bir toplum düşünün… Saygının törpülendiği, sevginin çıkar hesaplarına kurban edildiği, vefanın ise neredeyse hatırlanmaz hale geldiği bir toplum. Ne yazık ki bugün aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara tam da bu.

 

Eskiden “ayıp” vardı, “edep” vardı. İnsanlar davranışlarını tartarken sadece kendini değil, ailesini, çevresini, hatta toplumun vicdanını hesaba katardı. Bugün ise o sınırlar bir bir siliniyor. Herkesin tek derdi daha hızlı, daha kolay, daha zahmetsiz para kazanmak. Alın terinin yerini kısa yoldan zengin olma hayalleri aldı. Emek küçümsendi, sabır alay konusu oldu.

 

Sosyal medya… Başlangıçta iletişim için bir araçtı, şimdi ise değerlerin aşındığı bir vitrin haline geldi. Gençlerimiz gerçek hayat yerine sanal beğenilerin peşinde koşuyor. Ölçü kayboldu. Rol model diye önlerine sunulanların çoğu; bilgiyle, ahlakla ya da üretimle değil, gösterişle var oluyor. Bu da yeni neslin zihninde yanlış bir başarı tanımı oluşturuyor.

 

Özgürlük kavramı ise en çok istismar edilen kavramlardan biri haline geldi. Özgürlük; sınır tanımamak, her şeyi yapmak değildir. Özgürlük; insanın kendine, değerlerine ve topluma zarar vermeden yaşayabilmesidir. Ama bugün bu çizgi bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bulanıklaştırılıyor.

 

Toplum olarak en büyük kaybımız ise vefa… Bir zamanlar kapısını çaldığımız insanları şimdi hatırlamıyoruz bile. Dostluklar çıkarla ölçülür hale geldi. Menfaat bittiğinde ilişkiler de bitiyor. Nankörlük sıradanlaştı, sadakat ise istisna oldu.

 

Ve en acısı… Ölümü unuttuk. Sanki hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Hesap verme duygusu zayıfladıkça, sorumluluk da yok oluyor. Oysa insanı insan yapan biraz da bu farkındalıktır.

 

Peki neden böyle olduk?

 

Çünkü kolay olanı seçtik. Çünkü değerlerimizi korumak yerine rüzgâra bıraktık. Çünkü sorgulamayı, durmayı ve “Bu doğru mu?” demeyi unuttuk.

 

Ama hâlâ geç değil.

 

Toplumlar bir günde bozulmaz, ama bir günde de düzelmez. Değişim; bireyden başlar. Saygıyı yeniden hatırlayan, sevgiyi menfaatsiz yaşayan, emeğe değer veren ve vicdanını kaybetmeyen insanlar oldukça umut da vardır.

 

Belki her şey eskisi gibi olmaz…

Ama en azından daha kötüye gitmesini durdurmak bizim elimizde.

“Bir İyilik Çınarıydı… Gölgesi Hâlâ Üzerimizde” Mekanın cennet olsun fethi abim
Yayın: 22 Nisan 2026 07:36:39 Düzenleme: 22 Nisan 2026 07:37:49


 

22.04.2022…

Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarından silinse bile yürekten asla düşmez. İşte o gün, sadece bir insanı değil; bir duruşu, bir vicdanı, bir yol göstereni uğurladık ebediyete.

 

Fethi Göğüş…

Adı anıldığında akla ilk gelen; iyilik, samimiyet ve koca bir yürek olurdu. O, sadece bir onursal başkan değil; aynı zamanda gönüllere dokunan, iz bırakan, ardında dua ile anılan bir insandı. Herkese yetişmeye çalışan, kimseyi geri çevirmeyen, derdi olana derman olmaya gayret eden bir güzel insandı.

 

Onun yokluğu, sadece bir eksiklik değil; tarifsiz bir boşluk bıraktı içimizde. Çünkü bazı insanlar vardır, gittiklerinde sadece kendilerini götürmezler… Birlikte gülen anıları, paylaşılan dostlukları, edilen sohbetleri de alıp götürürler.

 

Ama Fethi Göğüş abimizden geriye kalan en kıymetli miras; iyilikle örülmüş bir hayat, temiz bir isim ve dualarla anılan bir ömürdür. O, yaşarken olduğu gibi bugün de gönüllerde yaşamaya devam ediyor.

 

Aradan geçen dört yıl, ne özlemimizi azalttı ne de hatıralarını eskitti. Aksine, her geçen gün daha çok anlıyor, daha çok özlüyoruz. Çünkü bazı insanlar unutulmaz… Onlar kalpte yer eder, her duada yeniden hayat bulur.

 

Bugün onu rahmetle, saygıyla ve sonsuz bir minnetle anıyoruz.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun…

 

Unutulmadın, unutulmayacaksın.

“İhanetin Gölgesinde Bir Ömür: Murat Göğebakan’ın Sessiz Çığlığı”
Yayın: 19 Nisan 2026 05:50:35 Düzenleme: 19 Nisan 2026 06:29:13


 

Bir insan düşünün… Sahneye çıktığında sesiyle kalpleri titreten, şarkılarıyla milyonların yüreğine dokunan… Ama o sesin arkasında saklanan acıyı, çoğumuzun fark edemediği derin bir yalnızlığı taşıyan bir adam…

İşte o adam, Murat Göğebakan idi.


41 yaşındaki karısı onu 21 yaşındaki İBB de oynayan basketçi bir çocukla aldattı.

200 gün hastanede yattı. Karısı sadece 5 kez geldi.

İyileşti ve yine nüksetti.

Hastane odasının kapısına 'Allah Büyük Derdim Küçük' diye yazdırdı ve her gün onu okuyarak kendine moral verdi.

Hastalığı yendi, fakat vefasız karısından gelen darbeyle çöktü ve o günden sonra tedaviyi reddetti.

Bir röportajında 'kanserden daha zordu' dedi. Aldatıldığını öğrenince tedaviyi bıraktı.

Gözyaşlarına değdimi acaba o insan.?

Sen rahat uyu Murat Göğebakan.

Biz onu şarkı söylüyor sanmıştık, meğer o selasını okuyormuş...

 

Onu dinlerken çoğumuz “aşk” dedik, “hasret” dedik… Ama aslında o, kendi hayatının en ağır sınavlarını notalara döküyordu. Şarkıları sadece birer eser değildi; her biri yaşanmışlığın, kırılmışlığın ve sessiz bir isyanın yankısıydı.

 

200 gün… Dile kolay. Bir insanın hastane odasında yaşamla ölüm arasında gidip geldiği, umutla umutsuzluğun ince çizgisinde yürüdüğü uzun bir zaman dilimi. O süreçte yanında olması gerekenlerin yokluğu, belki de hastalığın kendisinden daha ağır geldi. İnsan bazen en çok da yalnız bırakıldığında yoruluyor.

 

Kapısına yazdırdığı o cümle ise aslında her şeyi özetliyordu:

“Allah Büyük, derdim küçük.”

Bu söz, bir teslimiyet değil; bir direnişti. Her gün o yazıya bakarak hayata tutunmaya çalışan bir adamın sessiz haykırışıydı.

 

Ve o savaşı kazandı…

Evet, bedenini saran hastalığı yendi. Ama hayat her zaman adil değil. Bazen insanın kalbine aldığı yara, hiçbir ilaçla iyileşmiyor. İhanet, en güçlü insanı bile içten içe çökerten bir duygu. Çünkü güven yıkıldığında, insan sadece birini değil, dünyaya olan inancını da kaybediyor.

 

Annesinin o cümlesi kulaklarda çınlıyor:

“Oğlum kanseri yendi ama ihaneti yenemedi…”

 

İşte hayatın en acı gerçeği bu belki de. Fiziksel yaralar sarılıyor, ama kalpte açılan yaralar… Onların izi kalıyor. Ve bazı izler, insanı hayattan bile koparabiliyor.

 

Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun şarkılarını dinlerken artık başka bir anlam yüklüyoruz. O sözler sadece bir beste değil; bir hayatın özeti, bir adamın iç dünyasının tercümesi gibi geliyor.

 

Belki yıllar geçecek, yeni sesler, yeni yüzler çıkacak… Ama bazı insanlar vardır ki unutulmaz. Çünkü onlar sadece sanatçı değildir; yaşadıklarıyla, hissettirdikleriyle bir iz bırakırlar.

 

Murat Göğebakan da o iz bırakanlardan biriydi.

Sessizce acı çekti, güçlü görünmeye çalıştı ve en sonunda yüreğinin ağırlığına yenildi.

 

Şimdi geriye bir soru kalıyor:

Bir insanın gözyaşına, kalp kırıklığına, yaşadığı ihanete değdi mi bu dünya?

 

Cevabı herkes kendi vicdanında arayacak…

 

Rahat uyu, yüreği yaralı adam.

Sen şarkı söylemedin…

Sen, içindeki acıyı bize anlattın.

OKULLAR ALARM VERİYOR! DÜN Şanlıurfa, BUGÜN Kahramanmaraş… YARIN NERESİ?
Yayın: 15 Nisan 2026 15:56:45 Düzenleme: 15 Nisan 2026 15:58:04


Bir zamanlar çocukların güvenle koştuğu, hayallerini büyüttüğü okullar…

Bugün acı haberlerle, gözyaşıyla ve endişeyle anılıyor.

Dün Şanlıurfa’dan gelen yürek burkan haber…

Bugün Kahramanmaraş’ta yaşanan acı olay…

Artık bu yaşananları “tesadüf” diyerek geçiştirmek mümkün değil.

Her şeyden önce; hayatını kaybeden evlatlarımıza Allah’tan rahmet, kederli ailelerine sabır diliyoruz.

Yaralı öğrencilerimize ve etkilenen herkese acil şifalar, geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Ama sadece başsağlığı dilemek yetmez…

Bu acıların tekrar yaşanmaması için artık güçlü bir irade şart!

Okullar; güvenin, eğitimin ve geleceğin merkezidir.

Eğer bir çocuk okula giderken korkuyorsa,

Eğer bir aile evladını “acaba bugün ne olacak?” endişesiyle gönderiyorsa…

Ortada çok ciddi bir sorun var demektir.

Öğretmen yalnız…

Okul yönetimi çaresiz…

Aile tedirgin…

Ve çocuklar korunmasız…

Bu tabloyu değiştirmek zorundayız!

Denetimsizlik, akran zorbalığı, şiddet ve ihmaller artık görmezden gelinemez.

Her olaydan sonra yapılan kısa açıklamalar ve unutulan dosyalar, bu acıyı büyütmekten başka işe yaramıyor.

Bugün susarsak…

Yarın çok daha ağır bedeller öderiz.

Çünkü mesele sadece Şanlıurfa değil…

Sadece Kahramanmaraş da değil…

Mesele; çocuklarımızın can güvenliği, geleceğimizin teminatıdır!

Ve unutmayalım:

Çocukların güvende olmadığı bir yerde, hiçbir gelecek güvenli değildir…


ŞİİRLER YETİM KALDI… VURAL ŞAHİN HAYATINI KAYBETTİ
Yayın: 29 Mart 2026 17:40:29 Düzenlenmedi


Hayat bazen en kıymetli insanları, en beklenmedik anlarda alır bizden.

Bugün, kelimelere ruh veren, dizelere hayat katan değerli abim, ustam, ünlü söz yazarı ve şair Viral Şahin’in vefat haberini büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum.

 

O sadece bir söz yazarı değildi…

O, duyguların tercümanıydı.

Kaleminden dökülen her cümle, bir yüreğe dokunur, bir yaraya merhem olurdu. Şiirlerinde bazen kendimizi bulur, bazen de söyleyemediklerimizi onun dizelerinde haykırırdık.

 

Bugün ise o güçlü kalem sustu…

Ama ardında bıraktığı eserler, onun sesini yaşatmaya devam edecek.

 

Şiirler öksüz kaldı belki…

Ama bizlere bıraktığı anlamlı sözler, her zaman yolumuzu aydınlatacak.

 

Değerli abim, ustam…

Seni tanımak bir onurdu. Aynı ortamda bulunmak, aynı havayı solumak bizler için büyük bir şanstı.

 

Mekânın cennet olsun.

Ruhun şad olsun.

Kalemin hiç susmayacak… çünkü sen, yazdıklarınla hep yaşayacaksın.

 

Başımız sağ olsun.

 

VURAL ŞAHİN KİMDİR

 

Şair. 1956, Trabzon doğumlu.Şair Erol Şahin’in kardeşidir. Ankara Yenimahalle Meslek Lisesi Elektronik Bölümünü bitirdi. Uzakdoğu sporları eğitimciliği yaptı. Serbest çalıştı. 1970’li yıllarda Halk Oyunları ve Turizm Derneğinin (HOYTUR) bağlama grubunu çalıştırdı. Bağlama, ud ve tanbur çaldı, besteler yaptı. Kelebek, Hey, Bulvar, Ayna, Eflatun, Gürpınar, Ana, Trabzon Hizmet, İremcik, Trakya Expres gibi gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Bazı şiirleri, Orhan Gencebay, Özer Şenay, Vedat Yıldırımbora, Hüsnü Üstün, Alaeddin Şensoy, Yılmaz Tatlıses ve Yavuz Taner tarafından bestelendi. Haftalık Müzik Magazin dergisinin “Mısraların Dili” şiir köşesini üç yıl yönetti. 1989 yılında TV programı “5. Mevsim”de metin yazarı olarak yer aldı.

 

ESERLERİ (Şiir):

 

Mahşere Kadar (1983), Denizde Üç Damla (Necdet Şahin ve Erol Şahin ile, 1992), Mısraların Dili Şiir Antolojisi (1992). KAYNAK: Murat Yüksel / Geçmişten Günümüze Trabzon Şairleri 3-Cumhuriyet Dönemi (1993), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

 

 

SİZE DEĞER VERENİN DÜŞMANI, SİZİ HİÇE SAYANIN KÖLESİ
Yayın: 27 Mart 2026 04:59:27 Düzenlenmedi


 

Hayatın en acı çelişkilerinden biri de insanın değer bilme konusundaki zaafıdır. Çoğu zaman bize kıymet veren, yanımızda duran, zor günümüzde elimizi tutan insanları görmezden geliriz. Hatta bir süre sonra onların varlığını sıradanlaştırır, söylediklerini önemsemez hale geliriz. İşte tam da o noktada, farkında olmadan bize değer verenin düşmanı oluruz.

 

Öte yandan, bizi hiçe sayan, yokmuşuz gibi davranan, ilgisini esirgeyen insanların peşinden koşarız. Onların bir bakışı, bir sözü bizim için büyük anlam taşır. Kırıntı halindeki ilgiyi bile büyütür, kendimize pay çıkarırız. Böylece, aslında bizi yok sayanın adeta kölesi haline geliriz.

 

Bu bir tercih midir, yoksa insan doğasının bir zaafı mı? Belki de her ikisi… İnsan, kolay elde ettiğinin kıymetini bilmez derler. Emek verilmeden kazanılan ilgi, sevgi ya da dostluk zamanla değersizleşir. Ama ulaşılması zor olan, mesafe koyan, ilgisini esirgeyen kişi daha cazip gelir. Çünkü zordur, çünkü mücadele gerektirir.

 

Oysa gerçek değer; zor olanda değil, samimi olanda gizlidir. Sizi gerçekten anlayan, dinleyen, destekleyen insanlar hayatın en büyük hazinesidir. Ama biz çoğu zaman bu hazineyi görmeyiz. Gözümüz hep uzakta, ulaşılması zor olanda olur.

 

Bir gün gelir, sizi gerçekten seven insanlar yorulur. Geri çekilirler. İşte o zaman fark edersiniz; aslında en büyük kaybı yaşadığınızı… Çünkü sizi hiçe sayanlar hiçbir zaman sizin olmamıştır, ama değer verenleri siz kaybetmişsinizdir.

 

Bu yüzden belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:

“Ben kimin peşinden gidiyorum ve kim benim yanımda duruyor?”

 

Cevabı dürüstçe verdiğimizde, hayatımızdaki pek çok yanlışı da görmeye başlarız. Çünkü gerçek değer, peşinden koştuğumuzda değil; yanımızda kalmayı seçenlerde saklıdır.

Sosyal Medya Çığrından Çıktı: Birileri “Dur” Demeli!
Yayın: 23 Mart 2026 05:07:20 Düzenlenmedi


 

Bir zamanlar insanlar sosyal medyada anılarını paylaşır, dostluklarını pekiştirir, bilgi edinir ve kendini ifade ederdi. Bugün ise aynı mecralara baktığımızda bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Özellikle hikâye paylaşımları… Artık sınır tanımıyor.

 

TikTok, Facebook, Instagram… Fark etmiyor. Hikâyeler adeta kontrolsüz bir alan hâline geldi. Argo kelimeler, seviyesiz ifadeler, ima dolu paylaşımlar ve giderek daha da rahatsız edici içerikler… Üstelik bu içeriklerin çoğu, gençlerin ve hatta çocukların gözünün önünde.

 

Peki ne oldu bize?

 

Toplum olarak bir çizgiyi sessizce aştık. “Eğlence” adı altında her şeyin normalleştirildiği bir döneme girdik. Utanma duygusu, mahremiyet kavramı ve toplumsal değerler adım adım geri plana itildi. Artık bazı paylaşımlar açıkça bir hayat tarzı değil, adeta bir yozlaşma göstergesi.

 

Daha da endişe verici olan şu: Bu durum tepki çekmek yerine alkışlanıyor. Beğeni sayısı arttıkça içeriklerin dozu yükseliyor. Sınır yok, filtre yok, sorumluluk yok.

 

Sosyal medya platformları ise bu gidişata ya göz yumuyor ya da yetersiz önlemlerle durumu geçiştiriyor. Oysa bu sadece bireysel bir mesele değil; bu, toplumsal bir dönüşümün aynasıdır. Ve bu aynada gördüğümüz şey pek iç açıcı değil.

 

Artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?

 

Bu gidişat nereye?

 

Gençler neyi örnek alıyor? Çocuklar neyi normal sanıyor? Aileler neyi gözden kaçırıyor?

 

Birileri gerçekten “dur” demeli. Ama bu sadece yetkililerin ya da platformların görevi değil. Bu sorumluluk hepimizin. Çünkü susarak, görmezden gelerek ya da “bana ne” diyerek bu çöküşün bir parçası hâline geliyoruz.

 

Unutmayalım: Toplum, neyi izliyorsa ona dönüşür.

 

Ve eğer bugün izlediğimiz şey buysa… Yarın ne olacağımızı tahmin etmek hiç de zor değil.

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
19 Mayıs: Bir Milletin Yeniden Doğuşu
Atiye Danış
Adalet Herkese Aynı Uzaklıkta mı?
AYFER KILIÇ
Ahde Vefa
Ayfer Turan
Azığınız neydi ?
DİLEM YASAK
İbadet Artarsa Rızık da Artar
Emel Topal
BİR YILDIZ KAYDI
FERDA NAYMAN
AŞK DUVARI
Murat OKUDUCU
Sevdiklerimizle Savaşmayı Bırakmak !!!
MUSTAFA ŞAYIK
DAĞINIKLIĞIN BEDELİ,SAVAŞIN GERÇEĞİ
Neval Kütük
Akif Manaf Hoşgörü ve Barış Ödülü’ne Layık Görüldü
RAMAZAN GÜÇLÜ
ÖNCE SAĞLIK
Tandoğu Yazıcı
Bu Tohumu Siz Ekebilir misiniz ?
Z. Abidin Toprak
Evrenin Genişlemesi
Yukarı