Ben seni en çok yalnızlığımda sevdim,
Duymadım etrafımdaki sesleri,
Görmedim bana bakan renk renk gözleri,
Bir sen vardın, bir de tertemiz sevdam,
Bir ben vardım, kalabalıklarda boğulan.
Ben seni en çok kalabalıklarda sevdim,
Kaybolmuşken yalnızlığımda,
Kendimi ararken sislerin ortasında,
Seni buldum, güneş gibi parladın dünyama,
Bir sen vardın bir de verdiğin huzur,
Bir ben vardım, sessizliğim yol olur.
Ben seni en çok sıkıntılarda sevdim,
Etrafımdaki sahte gülücükler arasında,
Yapma çiçekler arasında,
Ben kırmızı güldüm, bekledim koparmanı,
Bir sen vardın, elinde papatyalar,
Bir ben vardım yüzümde kahkahalar.
Ben seni en çok neşeli anlarda sevdim,
Gülücükleri yalnızlığıma katık ettim,
Mutlu rolü oynarken dünya sahnesinde,
Seni buldum, gerçek neşeyi buldum,
Bir sen vardın, elinde papatyalar,
Bir ben vardım, yüreği sana akar.
Kurban Bayramı dini bayramlarımızdan biri. Bayramların en önemli amacı eş, dost, akraba ziyaretleri yapmaktır. Bayramlarda küslükler biter.
Kurban bayramında maddi durumu iyi olanlar kurban keserler. Kestikleri hayvanın üçte biri ihtiyaç sahibi olanlara verilir, üçte biri eş, dosta verilirken üçte biri evde yenilir.
Bayram kutlamaları şehirden şehire farklılık gösterir. Her ne kadar farklı kutlamalar olsa da her yerde amaç Barış içinde paylaşım yapmaktır. Akrabaların bir araya gelerek hasret gidermeleridir, hoş sohbetler yaparak güzel vakit geçirmektir, büyükleri ziyaret ederek onların gönlünü almaktır.
Eskiden halkın büyük bir çoğunluğu kurban keserdi şimdilerde ise halkın çoğunluğu kurban kesmeye çok uzak. Kurban kesmek istemediğinden değil kurban kesmeye gücü olmadığından birçok insan maalesef istese de kurban kesemiyor. Benim köyümde, köy günlere bölünürdü. Kurban kesenler Kazan kazan pişirirlerdi kurban etlerini. Etin yanında sarmalar sarılır, tatlılar yapılırdı. Yemek çeşidi evden eve değişirdi. Şehirlerde yaşayanlar kurban bayramı için köye gelirler, büyüklerini ziyaret ederlerdi. Kardeşler, yeğenler, kuzenler toplanıp ev ev gezerlerdi sohbet ederek. Bugün geldiğimiz noktada orta yaş insanlar bu geleneği büyük bir keyifle devam ettiriyorlar. Genç nesile baktığımızda ev ev gezip Bayram ziyareti yapmaktan sıkılıyorlar. Ev ziyaretleri yerine kafelerde sohbeti tercih ediyorlar.
Teknoloji bizlere kolaylıklar getirmiş olsa da çok güzel değerlerimizi de bizden alıp götürdü maalesef. Bir araya gelseler de herkesin elinde bir telefon, sohbet yerine sanal alemde geziyor. Hal hatır sorma faslından sonra biter oldu sohbetler. Kısacası eski bayramların tadı damağımızda kaldı. Nerede o eski bayramlar der olduk. Ne bayramların tadı kaldı günümüzde, ne dostlukların ne de sohbetlerin. Sohbet etmeye hasret kaldık ve böyle giderse evlatlarımıza da hasret kalacağız aynı evin içinde!
Konya denildiğinde ilk akla yüzölçümü büyük bir ova aklımıza gelir. Türkiye'nin tahıl ambarı olarak öğretildi okulda derslerde. Peki bu kadar bilgi ile Konya'yı anlatmak yeterli mi?
Konya'ya girerken dümdüz uzanan yollar karşılıyor bizi. Yolculuğumuz sırasında bizlere yol boyunca uzanıp giden ağaçlar eşlik ediyor. Ağaçlar çok uzun olmasa da yeşil doğa yol boyunca huzur veriyor insana.
Şehrin her yeri tarih kokuyor. Selçuklu mimarisi hakim her yerde. Osmanlı eserlerine çok nadir denk geliyoruz. Şehir tarihin ayak izlerini taşırken eserlerin her birinin kendine has bir ruhu var ve sizi kendisine büyülüyor. Çarpık kentleşmeden ya da gecekondu yapılardan eser yok şehirde. Her bir ilçesi şehir havasında.
Konya'da yollar geniş ve sokaklar çok temiz. İnsanlar çöplerini olması gerektiği gibi yerlere değil çöp kovalarına atıyorlar. Sigara izmariti bile göremiyoruz yerlerde. Şehrin her yerinde ücretsiz tuvaletler var ve diğer şehirlerdeki birçok ücretli tuvaletten daha temiz. Bu da ister istemez diğer illerdeki insanlar bunu neden başaramıyor sorusunu getiriyor akıllara. Trafikte herkes birbirine karşı çok saygılı.
Konya'da çok güzel insanlara denk geldim. Herkes elinden geldiğince yardımcı oldu. Misafirperver insanlar Konyalılar. Hepsine de destekleri için ayrı ayrı teşekkürü bir borç bilirim.
Konya'ya gittiğiniz zaman Kelebekler Vadisine gitmeyi ihmal etmeyin. Kelebekler muhteşem. Hoşgeldin dercesine karşılıyorlar ziyaretçileri. İhtişamlı görüntüleri kendilerine hayran bırakıyor gelenleri. Her an üzerinize bir kelebek konabiliyor ki çok güzel bir duygu bu.
Büyükşehir Belediyesi'nin tur otobüsleri iki saatlik süren bir zaman diliminde şehri gezdiriyor. Gezdirirken bir taraftan bilgi veriyorlar. Tarihini anlatıyorlar gördüğünüz eserlerin. Gün içinde farklı saatlerde tur otobüsleri mevcut. Fiyatları da çok uygun. Kelebekler Vadisine gelince isteyenler otobüsten inip burayı gezebiliyor. Bir buçuk saat sonraki otobüse ücretsiz binerek şehir turuna devam ediyor. İkinci durak yeri Sille köyü. Dileyen bu köyde mola verip yine bir buçuk saat sonraki otobüse ücretsiz binme hakkına sahip. Sille köyü daha uzaktan sizi kendisine çekiyor. Gezmeye değer, tarih kokan muhteşem bir köy Sille. Konya'ya giderseniz şehir turu yapmanızı öneriyorum. Konya'da gezip görülecek çok fazla yer var. Tek bir gün yeterli değil bu güzel şehri gezmek için.
Konya'ya gittiğiniz zaman etli ekmek yemeyi ihmal etmeyin. Konyaspor tesisleri de ailelerin birlikte gidip hem futbol maçı izleyebilecekleri hem de etli ekmek yiyebilecekleri harika bir tesis. Futbol izlemeniz şart değil elbette etli ekmek yemek için. İstediğiniz saatte gidebilirsiniz ve keyifli bir zaman geçirebilirsiniz.
Konya'nın bisiklet yolu açısından dünyanın en uzun ikinci şehir olduğunu öğrendiğimde gurur duydum. Beş yüz elli kilometre uzunluğunda olan bisiklet yolundan giderseniz şehrin birçok noktasına ulaşabiliyorsunuz. Bisiklet kullanımının en fazla olduğu şehir de haklı olarak Konya.
Konya'yı sözle anlatmak yeterli değil. Gidip görmek gerekir. Bazı şeyler anlatılmaz yaşanır. Mutlaka gidilmesi gereken yerlerden biri Konya. Ben çok sevdim. Tekrar girmeyi ümit ediyorum.
Bir yıldız kaydı az önce gönlüme,
Bir dilek tuttum, o benim olsun diye,
Ne yağmur engel, ne fırtına sevgime,
Ben senin oldum, sen hayır desen bile.
Bir rüzgar esti çok uzaklardan, ansızın,
Oysa geleceği belliydi çok önceden,
Rüzgar dedim eser geçer zannettim aldırmadım,
Sonra fırtına koptu, dalgalar coştu,
Gemi su almaya başladı, eğildi yana doğru,
Alabora olmak üzere bir gemi yaklaştı dalgaların arasından,
Tuttu elimden, korkma dedi korkma,
Çekti beni dev esaretin içinden,
Koydu beni gönül sarayına,
Baş tacı değil ömür tacı yaptı yuvasına,
Huzurla sarıldı mutluluk verdi ruhuma.
Birlikte çıktık aşk rıhtımına,
Sığındık sevgimizle, yürek limanına,
Aşkla mühürledik, biz olduk kalplerimizde.
Ben seni en çok yalnızlığımda sevdim,
Duymadım etrafımdaki sesleri,
Görmedim bana bakan renk renk gözleri,
Bir sen vardın, bir de tertemiz sevdam,
Bir ben vardım, kalabalıklarda boğulan.
Ben seni en çok kalabalıklarda sevdim,
Kaybolmuşken yalnızlığımda,
Kendimi ararken sislerin ortasında,
Seni buldum, güneş gibi parladın dünyama,
Bir sen vardın bir de verdiğin huzur,
Bir ben vardım, sessizliğim yol olur.
Ben seni en çok sıkıntılarda sevdim,
Etrafımdaki sahte gülücükler arasında,
Yapma çiçekler arasında,
Ben kırmızı güldüm, bekledim koparmanı,
Bir sen vardın, elinde papatyalar,
Bir ben vardım yüzümde kahkahalar.
Ben seni en çok neşeli anlarda sevdim,
Gülücükleri yalnızlığıma katık ettim,
Mutlu rolü oynarken dünya sahnesinde,
Seni buldum, gerçek neşeyi buldum,
Bir sen vardın, elinde papatyalar,
Bir ben vardım, yüreğim sana akar.
Bizler henüz okula başlamadan önce öğrenirdik merhametli olmayı. Öğrenirdik derken kimse merhametli ol diye anlatılmazdı, ailemizin başkalarına olan davranışlaından öğrenirdik vicdanlı olmayı.
Mahalle kültürü vardı yaşadığımız yerde. Herkes birbirini tanır ve güvenirdi komşusuna. Çocuklarını emanet ederdi birbirine. Birlikte pikniklere gidilirdi cümbür cemaat. Kadın erkek kardeş gibiydi ve kimse kimseyi kıskanmazdı çünkü komşunun karısına, kocasına yan bakılmazdı.
Öğretmen çok değerliydi herkesin gözünde. Hatta anne babalar, çocuklarına söz geçiremediğinde öğretmeninr şikayet ederdi. Biz öğretmenden çekinirdik. Çocukları için "eti sizin, kemiği benim" denirdi öğretmene. Kılık kıyafete harfiyen uyulurdu okullarda. Sakallı giremezdin ya da uzun saçlarıyla erkek öğrenciler. Gelse de okula alınmazdı. Kizlar da elbette makyajla, takı ile giremezdiler. Saçlar örülmek zorundaydı. Hiçbirimiz kıyafetle saygı mı olur diye karşılık vermedik öğretmenimize. Ne ara değiştik ve bu hale geldik?
Önce 147 öğretmeni şikayet hatları çıktı. Öğretmene kızan öğrenci ya da Veli bu hatlardan öğretmene iftiralar attılar ve o şikayet edilen öğretmen soruşturma geçirdi. Morali bozuldu. Zamanla idealist öğretmen vazgeçti ideallerinden. Sonra kıyafet serbest bırakıldı. Çocuk yataktan çıktığı gibi gelmeye başladı okula. Ardından çocuk her ne yaparsa yapsın en fazla beş gün uzaklaştırma cezası aldı ve bu cezayı tatil gibi değerlendiren öğrenci okuldan atılmadığı için kendini daha güçlü hissetti. Zamanla aykırılık yapan öğrenci popüler olmaya başladı. Cezaların caydırıcı olmaması dersi bozan, öğretmene saygısızlık yapan, arkadaşlarına akran zorbalığı yapan öğrencilerin sayısının artmasına neden oldu. Çocuğu okuldan atmak doğru değil derken çürük elma misali o çocuğun başka çocukları bozmasına neden oldu. Bir de psikoloji meselesi çıktı ortaya. Öğretmen bir hatası yüzünden çocuğu azarladığında veli ayağa kalktı öğretmen çocuğumun psikolojisini bozdu diye. Hatta daha ileri gidip öğretmeni anlayışsızlık ile suçlayan veliler çıktı.
Başarısızlık nedenleri soruldu sınıf başarısı düşük olan öğretmenlere. Ödev yapmayan, ders çalışmayan, devamsızlık yapan öğrencilerin velileri okula davet edildiği halde gelmezken bunun nasıl önlenebileceği bile öğretmene soruldu. Oysa öğretmen tek başına herşeyi yapamaz kimse bunu düşünmedi. Eskiden ödev için öğrenci öğretmenin peşinde koşarken tam tersi oldu. Öğretim bile düzgün verilemezken eğitim kısmı ihmal edildi.
Merhamet denen şey unutulup gitti akıllardan. Markalı giymeyen arkadaşlarını küçümsemek bile marifet oldu. Vicdan denen şey tekrar geri gelir mi, bilinmez. Bilinen tek şey her şeyin çok daha kötüye gittiği.
Çocuğumun psikolojisi bozulmasın diye laf söylemeyen anne babaların çocukları başkalarının çocuklarının psikolojisini değil hayatlarını ellerinden aldılar. Şimdi durup düşünme zamanı. Zahmet olmazsa biraz empati.
Cumhuriyet'in ilk şehri Zonguldak'tır. Ülkemizin Kara elmas diyarı olarak bilinen, kömürün başkentidir Zonguldak. Bununla birlikte ilk vilayet olma özelliğine sahiptir.
Cumhuriyet kurulduktan sonra Sancaklar yıkılıp vilayet sistemine geçilmiştir. 1 Nisan 1924 yılında vilayet sistemine geçilmesiyle birlikte ilk olarak Zonguldak vilayet olmuştur. Çünkü yeni kurulan devletin sanayileşmesi, kalkınması ve ekonomik bağımsızlığını sağlaması gerekiyordu ve bunun için kömür maden yatağı olan Zonguldak hayati önem taşıyordu. 1841 yılından bu yana Zonguldak kömür üretimi ile öne çıkmıştır. Ayrıca Milli Mücadele'de stratejik konumu ile de önemli bir rol oynamıştır. 1927 yılında yapılan sanayi sayımında Zonguldak 1300 den fazla işletmesiyle sanayileşmedeki rolünü bir kez daha kanıtlamıştır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 26 Ağustos 1931 yılında bu şirin ilimizi ziyaret ederek Zonguldak ilinde verdiği önemi göstermiştir.
Zonguldak Tarihçesi:
Zonguldak tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Osmanlı tarihine bakmamız bile yeterli olacaktır.
Osmanlı Dönemi
Padişah I.Murat’ın bölge topraklarını Osmanlı sınırlarına katmak istemesine halk karşı çıkar ve Candaroğulları Beyliği yanında yer alır. Osmanlılar da 1380 yılında Cenevizlilerle anlaşarak Karadeniz Ereğli’yi satın alır. 1392’de Yıldırım Beyazıt, Zonguldak bölgesini Osmanlı topraklarına katar, ama 1402 Ankara Savaşında Timur’a yenilince alınan topraklar tekrar Candaroğulları Beyliği’nde kalır. Padişah Çelebi Mehmet, ülke bütünlüğünü sağlama politikaları çerçevesinde, Zonguldak’ın güney kesimini 1417’de Osmanlılara katarken, kıyı şeridindeki iskelelerde ticari yaşam yine Cenevizlilerin elindedir. 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet Amasra’yı alır. Candaroğulları Beyliği’ne son verir ve yöredeki Hıristiyan azınlıklar İstanbul’a yerleşmek zorunda kalır. Osmanlı Devleti’nin ilgisini çekmeyen Zonguldak ve yöresi önce 1654 yılında Kazak korsanlarca, sonra da korsanlara karşı halkı korumak amacıyla gelen yeniçerilerce yağmalanır. Ekonomik ve ticari önemini yitiren bölgeye devlet sahip çıkmayınca eşkıyalar ve ayanların baskısı halkı göçe zorlar. Taşkömürünün 1829’da bulunmasıyla tekrar önem kazanan bölge 1882 yılından sonra yabancı sermayenin ilgi merkezi olur. Taşkömürü havzasındaki üretim ocakları İngiliz, Fransız, Alman, Belçika, Rus, Yunan ve yerli şirketlerce çalıştırılır. Yöredeki şirketlerinin haklarını korumak, kömür üretimini artırmak bahanesiyle Fransız askerler 08.03.1919’da Zonguldak’ı, 08.06.1919’da da Kdz. Ereğli’yi işgal eder. Var olan Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin oluşturduğu milis güçleriyle Fransızlar 18.06.1920’de Ereğli’den, 21.06.1920’de de Zonguldak’tan çekilmek zorunda kalır.
Alemdar Olayı
Alemdar, 1898’de Danimarka’da yapılmış 300 tonluk kurtarma gemisidir. Gemiye I.Dünya Savaşı’nda el konularak, deniz yolları emrine verilmiştir. Gemi itilaf donanmasının kontrolünde her an göreve hazır Kuruçeşme’de bekletilmektedir. İstanbul’da demirlemiş durumda bulunan Alemdar gemisinin Karadeniz’e kaçırılması planlandı. Gemi, 23 Ocak 1921’ gecesi gizlice Karadeniz’e açıldı ve ertesi sabah Ereğli’ye geldi. Muhittin Paşa’nın Ankara ile görüşmesi üzerine, geminin Trabzon limanına gitmesi emri verildi. Bu gelişmeleri duyan Fransızlar gemiye el koyarak İstanbul’a geri götürmek istediler. Kuvay-ı Milliyecilerin gemi içinden ve dışından yaptığı mücadelelerle Alemdar gemisi kurtarıldı. Bu olay tarihte Alemdar Olayı olarak geçti. 1921 yılı Haziran ayında, Fransız temsilcileri (Franklin Bauillan) ve Mustafa Kemal arasında başlayan Ankara Anlaşması’nın görüşmeleri sürerken, Osmanlı Bandıralı Giresun Vapuru ile 21 Haziran 1921 tarihinde Fransız işgal kuvvetleri, 2 yıl, 3 ay, 12 gün sonra Zonguldak’ı terk etmişlerdir. Bu süre içerisinde Fransızlar silahlı bir mücadele ile karşılaşmamışlardır.
Cumhuriyet Dönemi
14 Mayıs 1920’de müstakil mutasarrıflık olan Zonguldak Merkez, Bartın, Hamidiye (Devrek), Ereğli kazalarından oluşmuştur. Kuruluşları, Cumhuriyetin ilanından (29 Ekim 1923) sonra olan, illerin ilki Zonguldak’tır. 1 Nisan 1924’te teşkil edilen Zonguldak Vilayetine, 1927’de Safranbolu kazası da bağlandı. Sonraki yıllarda ilin bazı kasabaları da birer ilçe merkezi olarak teşkilatlandırıldı.
Çaycuma, Devrek’in bir nahiyesi iken, 1944 yılında ilçe oldu. Yine aynı yıl uzun yıllar Safranbolu’nun bir bucak merkezi olan Ulus da Zonguldak’ın yedinci ilçesi olarak kuruldu. Daha sonra sırasıyla, 1953’te Karabük ve Eflani, 1957’de Kurucaşile ilçe merkezi oldular. Temmuz 1987’de Alaplı, Amasra ve Yenice kasabaları, Mayıs 1990’da da Gökçebey kasabasının kaza haline getirilmesiyle Zonguldak’ın ilçe sayısı on üçe yükselmiştir.
Ancak 28.08.1991 gün ve 3760 sayılı yasayla Bartın’ın il olması sonucu Bartın’ın yanı sıra Amasra, Ulus, Kurucaşile; 6.6.1995 gün ve 550 sayılı yasayla da Karabük’ün yanı sıra, Eflâni, Safranbolu ve Yenice ilçelerinin ayrılmasıyla ilçe sayısı beşe düşmüştür.
Tarihçe bölümü alıntıdır. Zonguldak ktb internet sitesi
Bugün benim günüm çünkü seneler önce bugün ben doğdum. İyi ki doğdum. Hep başkalarının gününü kutluyoruz, hep başkaları için yazı yazıyoruz. Ben kendimi yazmak istedim bugün.
Hayat hikayemi uzun uzun yazmayacağım elbette. Bugün geldiğim konumda en büyük pay rahmetli ilkokul öğretmenim Şerife ŞAHİN'e ait. Beni ilkokuldan sonra okutmak istemeyen babamı ikna ettiği için hakkını ödeyemem. Ortaokulda da lisede de çok değerli hocalarım vardı ve üzerimde emekleri büyük.
Sevdiğim mesleği yaptığım için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Atatürk'ün yolunda gururla yürümeye çalışıyorum. Üç basılı kitabım bebeklerim gibi. Dünya tatlısı iki evladımla gurur duyuyorum. Kızım Beyza ve oğlum Mert, şu dünyadaki en değerli ödüllerim. Kızım kendisi gibi güzel bir insanla evli. İki evladım vardı ve kızımın eşiyle birlikte üç oldu. Oğlum Batuhan jandarma olarak İstanbul'da görev yapacak ve ben onunla da gurur duyuyorum.
Kardeşlerimle sımsıkı bir bağ var aramızda. Metin, Özkan ve Elif benim kardeşlerim değil evlatlarım gibi. Her zaman can yoldaşı oldular iyi günümde de kötü günümde de. Aile olmanın güzelliğini yaşattılar her daim.
Maddi olarak zengin olmasam da aile olarak çok zenginim. Dost bulmanın zor olduğu bir dünyada benim çok fazla dostum var. Defalarca mutluluğumu paylaştıkları gibi kederde de yanımda olarak dostluktan da ileri aile oldular bana.
Hayallerimin büyük bir bölümü gerçek oldu. Sinema filminde rol aldım mesela manevi babam radyocu, gazeteci Cengiz Çağlayan sayesinde. Yudi Yedikonukcinleri filminde başrol oyuncusunun deli halini oynadım. Film benimle başlayıp benimle bitti. On dakikalık sahnem vardı filmde. En büyük hayallerimden biriydi ve gerçek oldu. Kitap basmak bir başka hayalimdi ve şu an basılı bir roman, bir şiir ve bir çocuk kitabım var. Bu hayalim de gerçek oldu. Yedi şiirim türkü olarak bestelendi.
İnsan isterse her şeyi başarıyor bunu gördüm. Ailem, dostlarım, kitaplarım ve gerçekleşen hayallerimle çok zengin bir insanım. Bu günlerde beni mutlu eden bir şey daha var ki o da benim bir başka ödülüm diye düşünüyorum. Kıbrıs'a uzanan bir hikaye ve ben o hikayenin başrol oyuncusuyum. Bu arada oynadığım film de Kıbrıs'ta çekilmişti. Belki de o tarihte Kader benim için ağlarını örüyordu kimbilir.
Kısacası yıllar önce bir yirmi dokuz Mart gecesi ben dünyaya geldim. İyi ki geldim hoş geldim.
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ
18 Mart 1915, tam 111 yıl önce,
Bütün dünya çıkmış sahneye,
Boğazlara hakim olan dünyaya hakim olur diye,
Bahriye Nazırı Churchil kumandasındaki askerler saldırıyor Çanakkale’ye.
Kurşunlar, mermiler, bombalar havada uçuşuyor,
Şehit kanları topraklardan akıyor,
Nusret Mayın gemisi denizi mayınlıyor,
Mayınlar düşman gemilerine geçit vermiyor.
Düşman denizden aşamayınca karadan saldırıyor,
Seyit Onbaşı 230 okka bombayı kucaklıyor,
Aslan Mehmetçikler ölümüne savaşıyor,
Bu Vatan bizim, bizim kalacak diyor.
İtilaf Devletleri Boğazlardan geçip ulaşacaklardı Rusya’ya,
Çok küçümsediler Osmanlıyı, zannettiler kolay lokma,
Bilemezdiler Mustafa Kemal’in askeri dehasını,
Bilemezdiler Mehmetçiğin içindeki Vatan aşkını.
O yıl mezun veremedi birçok lise, üniversite,
Çünkü eli silah tutan herkes gitti cepheye,
Kadın, erkek, çoluk-çocuk gittiler ölüme,
Bugün yaşayabiliyorsak özgürce,
Bunu borçluyuz gazi ve şehitlerimize.
Bunlar tiyatro değil, 100 yıl önce yaşananlar,
Binlerce şehit yan yana Çanakkale’de yatıyorlar,
Maneviyatlarıyla sanki hala bizi koruyorlar,
Vatanın bir karış toprağı ölmeden verilmez diyorlar.
Kanıtladılar dünyaya Vatan ölmeden teslim edilmez,
Ve gösterdiler herkese,
Çanakkale geçilmez.
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ.
Kadınlar günü, kadınların erkeklere baş kaldırısının günüdür. Erkeklerle eşit şartlarda olma mücadelesinin günüdür. Biz her yerde, her işte başarılı oluruz ancak eşit şartlar istiyoruz mesajını verdikleri gündür.
8 Mart 1957 yılında ABD'nin Newyork eyaletinde tekstil fabrikasında çalışan kadınlar, daha az çalışma saatleri için grev yaparlar. Maalesef fabrikaya kilitlenirler. Fabrikada çıkan yangında 129 kadın hayatını kaybeder. Kadınların haklı mücadelesidir yaptıkları eylem ancak canlarıyla öderler.
Peki sonra ne değişti? Atatürk'ün yıllar önce Türk kadınlarına verdiği haklar, diğer ülkelerde de verilmeye başlandı. Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip oldular. İstedikleri meslekleri yapmaya başladılar. Toplumda söz sahibi oldular verdikleri mücadele sonrasında.
Günümüze bakacak olursak; şaşırmamız gereken durumlara şaşırmayı bıraktık. Atatürk'ün kadına verdiği değerin unutulmaya başladığına şahit olduk ve olmaya devam ediyoruz. Neredeyse her gün bir kadın cinayeti duymak sıradan oldu. Kadınlara yapılan işkenceler, taciz, tecavüz vs suçları işleyenler, mahkemede yine kadını suçladı tahrik gerekçesi ile. En korkunç olanı ise hakimlerin bu sahsiyetsiz, onursuz, namussuz kişilere ceza indirimi uygulayarak yaptıklarının bedelini ödetmemesi ve o pisliklerin aynı şerefsizliği başka kadınlara yapmaya devam etmeleri. Hangi vicdan, hangi ahlak, hangi insanlık bunu kabul edebilir aklım almasa da maalesef ülkemizde bu kansızlar elini kolunu sallayarak sokaklarda dolaşmaya ve kadınları rahatsız etmeye devam ediyorlar.
Kadına şiddet peki? Kadın koruma istiyor ölüm korkusu nedeniyle güvenlik birimlerinden ancak aynı kadın tedbir istediği kocası tarafından yine işkence görüyor. Kimi işkence ile de kurtaramıyor ya başkasına muhtaç olacak derecede sakat kalıyor ya da biraz daha şanslı ise hayatını kaybediyor ve burada hayatını kaybetmeyi şans olarak yazabiliyoruz. Devlet kadınını korumuyor ya da koruyamıyor. Cezalar caydırıcı olmadığı sürece koruyamayacak ta.
Kadın anadır her şeyden önce. Yeri geldiğinde babalık ta yapar evlatlarına. Kadının olduğu her yer güzelleşir ama kimileri bundan bile rahatsız olur. Kadın bir ülkenin geleceğidir. Dokunmayın artık kadınlara.
Herkese ve her şeye inat, dimdik ayakta duran tüm kadınların, Kadınlar Günü kutlu olsun. İyi ki varsınız. Varlığınızla olduğunuz yere anlam katarsınız. Gelecek sizsiniz.
Son Köşe Yazıları
NEDENSİZ MUTLULUKBirey beden olmadığını anlayıp ebedi öz olarak hareket ettiğinde duygular serbest kalır. Birey gerçekte...
(13 Haziran 2026 19:25:27)
Ne oldu demeden soru sormadanBaş eğmez gururum elimden gittiYaşadım dünyada ruhu yormadan Taptaze umudum elimd...
(13 Haziran 2026 10:43:46)
Edepsizliğin cesaret, saygısızlığın özgürlük, bencilliğin ise yaşam tarzı olarak sunulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Eskide...
(13 Haziran 2026 05:44:35)
Gör içimdeki cam kırıklarını...Bütün qemiler söndürmüş ışıklarını...Herkez içime dökmüş artıklarını...Bir deli rüz...
(13 Haziran 2026 05:23:02)
Dokunsalar ağlayacağım bir ömür boyu...!Ve değseler hüznüme döküleceğim parça parça...!Bir anlık değil boğulduğum ...
(13 Haziran 2026 05:22:14)