Gör içimdeki cam kırıklarını...
Bütün qemiler söndürmüş ışıklarını...
Herkez içime dökmüş artıklarını...
Bir deli rüzgar essede...
Alip götürse yılların bıraktıklarını...
Dilem Yasak
Kafiyesi bozuk şiir gibiyim
Ne nokta koyacak birisini buluyorum
Nede nefes alabiliyorum
Virgül dolusu
Yanlızlığım.....
Şimdi...
Bir veda havasıda geçiyor günlerim
Arkamı dönsem uçurum
ileri gitsem
Yanlızlık
DİLEM YASAK
İZMİR
Uzaklardan merhaba demek,
Sensiz doğan güne.
Yakan hasretinin,sıcaklığı yüreğimde
Uykusuz gecelerde hep hayalimdesin
Hasret zinciri bağlamış yollarımı.
Ağlamak geliyor,
Ağlamak geliyor içimden.
Sensizlige doğru, haykırmak geliyor.
Tutamıyorum kendimi,
Bırak dinmesin gözyaşlarım
Aksın, yüreğimin derinliklerine.
Söndürsün, sensizliğin hasretini
Aşkın bir avuç su olsun dudaklarıma
Çağlasın sevda pınarları gibi,
Avuçların yaksın tenimi.
Bir demet gül olsun,doğum günü hediyem.
Ama dalından kopmadan,
Uzaktan seyredeyim,
Dokunmadan,
İncitmeden..
Yoluna can olayım,
Gönlüne cânân.
Bugün doğum günüm...
DİLEM YASAK
02.02.2018.
YUNANİSTAN
Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama birileri vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?
Halktan bir zengin, bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup, görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti.
Fahreddîn-i Râzî hazretleri, yemekte karşılaştığı ziyaretine gelmeyen zâta,
- Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu. Şöyle cevap verdi o zât:
- Ben fakirin biriyim. Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır, ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul olun.
Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü. Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:
- Bu, sıradan birinin sözüne benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.
- Sen, 'Müslümanlar'ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir' diyormuşsun. Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?
- Ben ilim ehli biriyim. Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil, ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni desteklemiş sayılırlar.
- Öyle ise anlat bakalım... İlmin hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre, nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı?
- Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ'yı...
- Peki öyleyse, söyler misin; burhan ve delil, şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü zû'l-Celâl bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur. Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?
Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar. Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,
- Uzat elini de öpeyim. Sen sıradan biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma.
Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kulağına eğilen birinin, fısıltı hâlinde söyledikleri şundan ibârettir:
- Konuştuğun zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleridir.
Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder:
- Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak edeyim sohbetlerinize...
....
İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı... İşte zâhirî ilim ehli ile, zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri... Keza, aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi... Ve, biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları...
Zamanımız 'tartışmacıları'na örnek olması dileği
Bir derviş. Evden ayrılışında hanımına işe gidiyorum diyerek ayrılır, ancak doğru tekkeye gider ibadet ederdi. Akşam eve döndüğünde Hanımı:
- Yiyecek bir şeyimiz yok biliyorsun, elin boş mu döndün, dediğinde de
- Çalıştığım zat öyle cömertki... Ondan para istemekden utanıyorum. Ay sonunda ücretimin tamamını toptan verecek, derdi.
Ay sonu geldiğinde, yine evden ayrılmış, tekkeye gitmiş, ibadete koyulmuştu. Akşam eve döneceğinde bir düşünce kendisini aldı, ay sonu idi, hanıma ne diyecekti. Mahzun mahzun eve doğru yürüyordu. Sonunda eve yaklaştı. Evden leziz yemek kokuları etrafa yayılıyordu. Şaşırmıştı, kapıyı hanımı güler yüzle açar, içeri girerler olanları kocasına şöyle anlatır:
- Kimin yanında çalışıyorsan bey, gerçekten cömert biriymiş. Öğle sıraları idi, nur yüzlü iki zat kapıyı çaldı:
"Bunlar beyinin iş ücretleridir. Eğer bundan sonra da işine devam eder ve daha fazla çalışırsa, ücereti daha da artacaktır" dediler ve taze kesilmiş koyun eti, çeşit çeşit yiyecek, hiç tatmadığım meyveler ve bir kese de altın verdiler. Allah razı olsun o kimseden. Açlıktan artık tahammülümüz kalmamıştı.
Hanımından bu sözleri dinleyen derviş Allah'a şükredip, ibadetine devam etti....
Allah (c.c.) neye kadir değil ki!
Hazreti Peygamberimiz (s.a.s.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resulullah'ın huzuruna telaşla girerek:
- Ya Resûlellah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde, belki biraz sonra ölmüş olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum, dedi.
Hazreti Peygamberimiz:
- Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu.
Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi.
Bu sefer Peygamberimiz:
- Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.
Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz (s.a.s.) kadının kocası Alkama'nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama'nın anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:
- Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diyr sordu.
Alkamanın anası:
- Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu, hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de kadın:
- Hakkımı helâl etmem ey Allah'ın Resûlü, dedi.
Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu.
Hazreti Peygamberimi, kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için, orada bulunanlara:
- Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi.
Kadın hayretle :
- Odunu ne yapacaksın ya Resûlellah! diye sormaktan kendini alamadı.
Çünkü o da şüphelenmişti.
Peygamber Efendimiz :
- Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı,
- Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlellah ! Ona hakkımı helal ediyorum, dedi.
Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz, Bilâl-ı Habeşi Hazretlerini göndererek :
- Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular.
- Bilâl-i Habeşi Alkam'nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin ettiğinde, Alkama'nın dili açılmıştı :
- Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim etti.
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Canım acıyor can
Bu ruh bu bedene sığmıyor,
Öyle canım yanıyorki
Yüreğim yanıyor,
Bilki
Bıçak kemiğe dayandı
Öyle canım acıyorki,
Kalbimi parçalasanda
duymuyorum can.
Yüreğimde kan çiçekleri açıyor,
Acı bir yanlızlığa bürünüyor her yer,
Hayalin
terk etmiyor beni!
Can
Ruhuma sızı karışıyor,
Bu sessizlik korkutuyor beni
Sanki kalbim boşlukta hissediyorum,,
Yokluğunun acısı tetikliyor beni!
Aklım…..
Firari
beni terk ediyor,
kalbim geceleri daha çok acıyor,
ey yar duy sesimi
bu şiir sana
Damarlarımda kanım çekiliyor,
Hasretin gözümde tütüyor can.
Benliğime hüzün bulaşıyor,
Bu beden beni terk ediyor,
Ruhum ölüyor olmuyor sensiz,
Eski ben ben deyilim artık
Sanki yaşayan ölüyüm
Sensiz…
Ve ….
çaresiz
Ya sen gel
yada ben geleyim
sözlerin takıldı aklıma,
Canım acıyor nefesim tükeniyor can,
Bu hayatın
Yalanlarından
ihanetlerinden,
Ölümüne tutkulu yalan aşklarından,
Yüreğime sıkılan son kurşundan,
Canım yanıyor can
nefes alamıyorum.
Aşk kırıkları batıyor
canıma
sessizim,
ve
kimsesiz
bu şiir mi
sana yazdım can
Yüreğime açtığın yara hiç kapanmayacak,
Canım yanıyor ey can
suskunum...!
Ne seni yaşamak nede kendimi
yanlızım can,
sensiz kimsesiz
Sensiz geçen her an canım acıyor çaresizim,
Kimsesizim
Yanlızım
Bana gözyaşı döktüren senmiydin
Senmiydin beni karanlığa sürükleyen...?
Haram olsun bu can bu bedene
susuyorum can.
Bu şiir sana can
DİLEM YASAK
İZMİR
Bu gün yine günlerden sen...
Yokluğunun en soğuk saati çaIıyor şimdi.
Bense yorgan üzerime çekip sensizliğe sarılıyorum...
Alıp başını yürüyor saatler
Yine hüzün ufalıyor yorgun bakışlarım
Sadece bir avuç özlem kalıyor yüreğimde...
Yokluğuna düşen her saatte içimde senli şiir kırılıyor...
Senli yaralar sızlıyor bedenimde...
Avutuyorum yaralarımı içimde boş kalıyor herşey...
Ben gözyaşlarımla avutuyorum dertlerimi..
Bendeki küller savrulurken yaralarıma kül basıyorum...
Ve
Kelime kelime dökülüyor küller yerlere
Yüreğimin duvarlarına gözyaşlarımı asıyorum.
Umutlarımı asıyorum kurusun diye
Rüzgarlara anlatıyorum söylenmemiş cümlelerimi
Dilimin ucunda yitip giden senden kalan sözlerimi,
Bir avuç senle sukut'u ezberliyor artık dilim...
Yorgunum kırgınım asırlardır kanıyorum..
Üşüyor ellerim baharda bile,
Yanımda olabilseydin keşke...
Keşke keşkeler olmasaydı...
Yitik sevda yollarına sensiz yol almasaydım...
KEŞKEE...
____Dilem Yasak
Öyle herkesin bildiği gibi deyil benim mevsimlerim
Ağustos sıcağında üşürüm titrer bedenim
Yada kışın ayazında yanarım kor ateş gibi
Hiç sonbaharda çiçeklerin açtığını gördünmü
İşte sonbaharda açan arsız çiçeklere benzerim
Benim mevsimlerim içimde saklıdır en kıymetlimdir
Hiç belli olmaz hangi baharın geldiği
Kucaklar sarmalarım ağırlarım yüreğimde
İlkbaharda sel olur duygularım akarım çağlayan gibi
Yazın kavgalar edip yorgun düşer buz tutar güneşim
Sonbaharda masum bir bebektir içime atarım aşk acılarımı
Sevinçlerimi göz yaşlarımı
Dedim ya delidir benim mevsimlerim
Severim mevsimlerimi belkide yarın yaz gelir kime ne
Uçlarda yaşarım hepi topu bir kaç kişi ile
Tenhalarda yaşarım bazan telaşlı bazan sessizce
Hiç kimse karışamaz benim mevsimlerime yüreğime
Sonbahar dilerim sevgimle
DİLEM YASAK
İZMİR
8 Ocak 2011
Boş ver be sevdiceğim
Varsın umutlarım yelken açmasın mavi denizlere
Varsın sevdalı yüreğim düşsün dillere
Hep batık bir gemidir ki
Yüreğim……
Alışığım ben zaten yenilmelere…
Ah be sevdiceğim
Buğuludur benim düşlerim
Mahzundur çocuksu gülüşlerim
Yetimdir öksüzdür sevişlerim
Gözyaşımı nakış nakış yüreğime işlerim
He ya sevdiceğim
Sen hiç ağladın mı?
Kendi yaralarını kendin dağladın mı?
Hiç……..
Umutsuzluğa umut bağladın mı?
Yada ırmak olup sessizliğe çağladın mı?
Yok be sevdiceğim
Sen bilmezsin bunları
Bilemezsin
yüreğime akan bulanık suları
Gördün mü hiç sabahları
O kanadı kırıkları…
Ooofff ….be
sevdiceğim
Madem gidiyorsun
Git….
Git ama
Hatıralarını da götür yanında
Ve…
Bit.
Bıraksan da geride kırık dal
Hayat zaten değil midir ki bir sal
Bazen batsan ya da çıksan
Sen hep olduğun gibi kal…
___Gittiğin an kül olurum biterim
______Karar senin sevdiceğim
_________Bu sana son şiirim…
Bunu bil.
DİLEM YASAK
İZMİR
Son Köşe Yazıları
NEDENSİZ MUTLULUKBirey beden olmadığını anlayıp ebedi öz olarak hareket ettiğinde duygular serbest kalır. Birey gerçekte...
(13 Haziran 2026 19:25:27)
Ne oldu demeden soru sormadanBaş eğmez gururum elimden gittiYaşadım dünyada ruhu yormadan Taptaze umudum elimd...
(13 Haziran 2026 10:43:46)
Edepsizliğin cesaret, saygısızlığın özgürlük, bencilliğin ise yaşam tarzı olarak sunulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Eskide...
(13 Haziran 2026 05:44:35)
Gör içimdeki cam kırıklarını...Bütün qemiler söndürmüş ışıklarını...Herkez içime dökmüş artıklarını...Bir deli rüz...
(13 Haziran 2026 05:23:02)
Dokunsalar ağlayacağım bir ömür boyu...!Ve değseler hüznüme döküleceğim parça parça...!Bir anlık değil boğulduğum ...
(13 Haziran 2026 05:22:14)