logo
Yükleniyor...
logo
add image
MUSTAFA ŞAYIK

MUSTAFA ŞAYIK

EĞİTİMCİ
İŞ İNSANI
mustafasayik@egitimkalesi.net
Kayıt: 09 Ekim 2025
Toplam Ziyaretçi: 4,587

Son Köşe Yazıları

GENÇLER NEDEN TUTUNAMIYOR?
Yayın: 20 Ocak 2026 20:20:51 Düzenlenmedi

Bugün gençlerin neden savrulduğunu, neden hayata tutunmakta zorlandığını anlamak için uzun analizlere gerek yok. Sorun çok temel: Gençleri bütüncül yetiştiremiyoruz.

Eğitim denince hâlâ sadece matematik, fen ve diploma anlaşılıyor. Oysa bir insan yalnızca formüllerle yetişmez. Dilini doğru kullanamayan, okuduğunu anlayamayan, düşüncesini ifade edemeyen biri ne kadar başarılı olabilir? Kendi edebiyatını, tarihini, düşünce geleneğini bilmeyen genç, başkasının kavramlarıyla düşünmeye mahkûm olur.

İkinci büyük eksik ahlâk ve karakterdir. Sözünde durmak, dürüst olmak, emeğe saygı duymak, haksızlığa karşı durmak artık öğretilmiyor. “Başarılı olmak” her şeyin önüne geçince, yöntemler önemsizleşiyor. Gençler çalışkan değil, kurnaz olmaya özendiriliyor. Sonuçta diploma var ama güven yok; kariyer var ama şahsiyet yok.

Bir diğer mesele görgü ve şehir kültürü. Para kazanmak medenî olmak anlamına gelmiyor. Kitapla, sanatla, kültürle bağı olmayan; bulunduğu mekâna, konuşmasına, davranışına özen göstermeyen bir zenginlik sadece kalabalık bir yoksulluktur. Bugün şehirlerimiz büyüyor ama şehirli insan sayısı artmıyor.

Son olarak estetik meselesi var. Çirkin binalar, zevksiz sokaklar, özensiz giyim… Bunlar tesadüf değil. Güzellik duygusu öğretilmeyen toplum, zamanla her şeyi çirkinleştirir. Çünkü neye bakacağını, neyi seçeceğini bilmez.

Gençler başarısız değil; eksik yetiştiriliyor. Mevcut eğitim sistemi onları hayata değil, sınavlara hazırlıyor. Bu yüzden gençler tükenmiş, umutsuz ve yönsüz. Kurtuluş, daha çok testte değil; daha çok düşüncede, karakterde ve kültürde.

Kısacası: Bilgi yetmez, ahlâk gerekir. Para yetmez, görgü gerekir. Diploma yetmez, insan olmak gerekir.

GENÇLERİ YETİŞTİREMİYORUZ
Yayın: 15 Ocak 2026 14:54:54 Düzenlenmedi

Bugün en temel sorunumuz gençleri gerçekten yetiştiremememizdir. Diplomalar artıyor ama nitelik artmıyor. Çünkü yetiştirmek sadece okul bitirmek değildir.

Bir insan üç alanda gelişmeden güçlü olamaz:

Bilgi ve kültür,

Ahlak ve karakter,

Estetik ve zevk.

Biz bu üç alanı birlikte veremiyoruz. Gençler meslek öğreniyor ama dili zayıf. Teknik biliyor ama düşünemiyor. Konuşuyor ama ne söylediğini tartamıyor. Çünkü güçlü bir dil ve kültür altyapısı yok.

Zengin bir Türkçe olmadan derin düşünce olmaz. Yarım yamalak kelimelerle ancak yarım yamalak insanlar yetişir. Klasik metinleri anlayamayan, okuduğunu yorumlayamayan bir genç hangi alanda başarılı olabilir?

Bir diğer eksik alan ahlaktır. Sorumluluk almayan, işi savsaklayan, hakkı önemsemeyen birinin ne kadar eğitimli olduğu önemsizdir. Karakter olmadan bilgi yükten başka bir şey değildir.

Ayrıca estetik tamamen ihmal ediliyor. Güzellik duygusu gelişmemiş, gözü ve ruhu eğitilmemiş bir nesil daha sert, daha tahammülsüz olur. Kabalık biraz da estetik yoksunluğunun sonucudur.

Genç yetiştirmek burs vermekle, kredi dağıtmakla olmaz. Asıl ihtiyaç; seçilmiş, istekli gençleri ciddi, disiplinli ve uzun soluklu bir eğitimle yetiştirecek modellerdir.

Aksi hâlde kalabalık ama niteliksiz, bilgili ama yönsüz, hızlı ama derinliksiz bir kuşakla yol almaya çalışırız. Bunun bedelini de hep birlikte öderiz.

İNSAN ÖLÇEĞİNİ KAYBETTİK
Yayın: 10 Ocak 2026 22:49:28 Düzenlenmedi

Cep telefonları artık cebimizde duran birer cihaz değil; zihnimizi işgal eden küçük putlar. Sessize aldığımızda rahatlıyoruz, kapattığımızda huzur geliyor. Buna rağmen onsuz bir hayatı düşünemiyoruz. İlerleme dedikleri bu mu?

Her şey hız üzerine kurulu. Daha hızlı internet, daha hızlı trafik, daha hızlı tüketim… Ama insan aynı hızda değil. Ruh geride kalıyor. Hız arttıkça anlam azalıyor.

Kâğıt üstünde özgürlük kimseyi özgür yapmaz. Haysiyeti, vicdanı, aklı olmayan insan hür olamaz. Öyleleri sadece özgür zannedilen kölelerdir.

Bugünün şehirleri insan ölçüsüne göre değil, rant ölçüsüne göre inşa ediliyor. Gökdelenlerde üst üste yaşayan binlerce insan, lüks dairelerde bile yalnız. Beton yükseliyor, insan küçülüyor.

“Konforumuz var” diyoruz ama hayatımız yollarda geçiyor. Günde üç saat trafikte harcanan ömür, modernliğin bedeli sayılıyor. Bu mudur yaşamak?

Temiz hava yok, temiz su yok. Yediğimiz içtiğimiz kimyasal. Geceler karanlık olması gerekirken ekran ışıklarıyla aydınlık. Doğal olan her şeyden uzaklaştık.

Mutlu olmadığımız ortada. Çünkü mutluluğu yanlış yerde arıyoruz. Son model telefonda, pahalı arabada, hızlı yemekte, gösterişte… Oysa mutluluk dışarıda değil, insanın içindedir.

Bir tabak çorbayla şükredebilen mutlu olabilir; her şeye sahip olup hâlâ yetinmeyen mutsuz kalır.

Bu dünya kalıcı değil, biz de misafiriz. Misafir olduğunu unutan, her şeyi sahiplenmeye kalkışan huzur bulamaz.

Telefon, hız, tüketim… Hepsi zamanı yiyor. Hayat dediğimiz şey de zaten zamandan ibaret.

Geriye dönüp bakınca “keşke” dememek için, insan gibi yaşamayı yeniden hatırlamak gerekiyor.

Çünkü sorun teknoloji değil.

Sorun, insanı merkezin dışına iten hayat.

PARA SINAVI
Yayın: 02 Ocak 2026 22:20:59 Düzenlenmedi

Çalışacaksın, kazanacaksın, geçineceksin. Bundan kaçış yok.

Ama bilmen gereken ilk gerçek şu: Para insanı mutlu etmez; sadece karakterini açığa çıkarır.

Para amaç hâline geldiğinde insan bozulur. Hırs büyür, kanaat küçülür. Oysa elindekine yetinmeyi bilmek, bugünün en pahalı erdemidir. Azla mutlu olabilmek bir zenginliktir; çokla doymamak ise bir yoksulluk.

Aşırı para hırsı insanı sağduyudan koparır. Gücü artırır ama vicdanı zayıflatır. Paraya hükmedenle paranın esiri olan arasındaki fark tam da buradadır. Para bir araçtır; ana değer hâline geldiği an insanı aşağı çeker.

Kazananın kazancıyla sorumluluğu da artar. İstihdam sağlamak, emeğe saygı göstermek, çalışanla aynı sofraya oturabilmek büyük bir ahlaktır. Lüksü ölçüsüzce büyütürken emeği küçültmek, serveti adaletsiz kılar.

Gerçek zenginlik gösterişte değil, ölçüdedir. Dünyanın en varlıklı insanlarından bazılarının sade yaşamı boşuna değil. Para arttıkça israfın azalması gerekirken tam tersi yaşanıyorsa, ortada bir sorun vardır.

Toplumun çürümesi büyük yolsuzluklarla değil, küçük görgüsüzlüklerle başlar. Çöpünü yere atan, kamusal alanı hoyratça kullanan, başkasının hakkını umursamayan birey; zengin de olsa fakir de olsa aynı sorunun parçasıdır.

Bugün hepimiz bir sınavdan geçiyoruz:

Parayı yöneten mi olacağız, yoksa onun tarafından yönetilen mi?

Cevabı herkes kendi hayatında versin.

YILBAŞINA BİRKAÇ GÜN KALA...
Yayın: 29 Aralık 2025 11:49:09 Düzenlenmedi

Yılbaşına sayılı günler kaldı. Şimdiden hazırlıklar başladı. Işıklar asılıyor, programlar yapılıyor, ekranlar dolup taşıyor. Her sene aynı telaş, aynı beklenti.

Ama durup bir düşünmekte fayda var. Yılbaşı dediğimiz şey, bir takvim yaprağının değişmesinden ibaret. Buna ne anlam yüklediğimiz, onu nasıl yaşadığımız asıl mesele.

Sorun eğlenmek değil. Sorun, ölçüyü kaybetmek. Eğlence adı altında aklın devre dışı bırakılması, sınırların silinmesi, her şeyin serbest sanılması. Bunun adı neşe değil, savrulmadır.

Geçmişte de böyle dönemler olmuş. Tarih, ölçüsüz eğlencenin toplumlara neye mal olduğunu yazıyor. Roma’nın bayramları, sarayların şatafatı, sonu düşünülmeyen keyifler… Sonrası malum.

Bugün televizyonlar ve sosyal medya bu havayı büyütüyor. Her evin içine taşan bir gürültü var. İçki, kumar, taşkınlık, hepsi “normal” gibi sunuluyor. Oysa normal olan, insanın kendine hâkim olabilmesidir.

Yılbaşı kutlamaları sadece bize özgü de değil. Pek çok kültürde bu tür eğlenceler eleştirilir. Çünkü mesele inançtan önce kültür, edep ve denge meselesidir.

Bir toplum, kendini uyarmayı bırakırsa savrulur. Söz söylemesi gerekenler susarsa, yanlış daha da cesaretlenir. Sessizlik bazen en büyük teşviktir.

Yeni bir yıla girerken, gürültüyü değil sükûneti, taşkınlığı değil ölçüyü, savrulmayı değil düşünmeyi tercih edebiliriz. Kimseye karışmadan ama kendimize dikkat ederek.

Takvim değişecek. Keşke bu kez zihniyet de değişse.

Yılbaşına birkaç gün kala sorulması gereken soru basit:

Biz yeni yıla nasıl bir insan olarak girmek istiyoruz?

GENÇLERE AÇIK ÇAĞRI:KENDİNİZİ HARCATMAYIN!
Yayın: 23 Aralık 2025 00:26:40 Düzenlenmedi

Gençlere samimi bir çağrım var:

Kendinizi harcamayın, harcatmayın.

Harcanmak; yeteneklerin, imkânların ve zamanın boşa gitmesi demektir. Hayata güçlü bir iz bırakabilecekken, sıradanlığa razı olmak demektir.

Bir insanın gerçekten “iyi yetişmiş” sayılabilmesi için üç alanda gelişmesi gerekir.

Birincisi bilgi ve düşünce dünyasıdır. Okuyan, öğrenen, sorgulayan; dünyayı ve kendini anlamaya çalışan bir zihin olmadan ilerlemek mümkün değildir. Kültür, bakış açısı kazandırır.

İkincisi ahlak ve duruş boyutudur. Bildiğini hayata geçirmeyen, sorumluluk almayan, iradesini güçlendirmeyen kişi yarım kalır. Karakter, insanın asıl kimliğidir.

Üçüncüsü ise estetik ve incelik alanıdır. Hayata sadece fayda ve çıkar açısından bakan değil; güzelliği, sanatı, ölçüyü fark eden insanlar daha derin ve dengeli olur.

Bu üç alan birlikte geliştiğinde insan “vasıflı” olur. Eğitimin gerçek amacı da diploma vermek değil, nitelikli insan yetiştirmektir.

Bu alanlarda kendini geliştirmeyen biri, başkalarının yönlendirmesine açık hâle gelir. O zaman da hayat insanı istediği gibi kullanır.

Bu yüzden bilinçli olun.

Bir hedefiniz olsun.

Plan yapın.

Sabırlı ve kararlı çalışın.

Hayatı sadece para kazanmaya indirgenenler zamanla tükenir. Sürekli haz peşinde koşanlar da. Okumayan, düşünmeyen, kendini yenilemeyenler de.

Bilgi insanı yükseltir; bilgisizlik geri bırakır. Ama bilgi tek başına yeterli değildir. Onu doğru kullanmayı bilmek gerekir. Aklı geliştirmek kadar, aklı yerinde kullanmak da önemlidir.

Ahlak olmadan başarı, içi boş bir başarıdır. Erdem olmadan güç, geçicidir.

Dış görünüş geçer; karakter kalır. İnsan asıl değerini davranışlarıyla kazanır.

Hayat bir sınav gibidir. Her tercih, her adım bir sonuç doğurur. Bunun farkında olmayanlar savrulur.

Tek yönlü gelişmeyin.

Sadece zeki olmak yetmez, sağlam durmak da gerekir.

Para, ün ve statü insanı büyütebilir de küçültebilir de. Onları amaç hâline getirirseniz sizi yönetirler; araç olarak görürseniz siz yönetirsiniz.

Bir gruba, fikre ya da yapıya yakın olabilirsiniz; ama körü körüne bağlanmak düşünmeyi bitirir. Fanatizm insanı küçültür.

Meslek sahibi olmak sizi otomatik olarak olgunlaştırmaz. Doktor da olsanız, mühendis de; ölçünüz ve bakış açınız yoksa yine savrulursunuz.

Alkış bağımlılığı, kibir ve gösteriş insanı içten içe tüketir. Gerçek güç, sessiz ve sağlam durabilmektir.

Kendini geliştirme yolunda size örnek olacak, ufkunuzu açacak insanlarla yürüyün. Ama sizi bağımlı hâle getiren değil, özgürleştiren rehberler seçin.

Bilinçsizce sürüklenen değil, ne yaptığını bilen biri olun.

Ben görevimi yapıp uyarıyorum.

Gerisi size kalmış.

Ya kendinizi inşa edersiniz…

Ya da hayat sizi harcar.

TÜRKİYE'NİN ASIL MESELESİ: SÜREKLİLİK
Yayın: 16 Aralık 2025 23:30:02 Düzenlenmedi

Türkiye’de her tartışmanın dönüp dolaşıp geldiği yer aynıdır: Eğitim. Gerçek bir eğitim reformu yapılmadan ne ekonomi düzelir, ne hukuk, ne de toplumsal barış. “Türkiye eğitimde dünya çapında bir ülke olabilir mi?” sorusuna verilecek cevap nettir: Elbette olabilir. Finlandiya ve Singapur gibi ülkeler bunu başardıysa, Türkiye’nin başaramaması için makul bir gerekçe yoktur.

Ancak başarı, başka ülkelerin modellerini olduğu gibi kopyalamakla gelmez. Doğru olan, Japonya örneğinde olduğu gibi, dünyadan ilham alıp kendi tarihine, kültürüne ve toplumsal yapısına uygun bir sistem inşa etmektir.

Türkiye’nin temel sorunlarından biri, devlet ile toplum arasındaki uzun süreli gerilimdir. Bu gerilim yıllar içinde kalıcı bir kopukluğa dönüşmüştür. Oysa sağlıklı ve güçlü devletler, toplumun değerleriyle sürekli çatışan değil, onlarla uyum içinde çalışan yapılardır.

Bugün sıkça dile getirilen “laiklik olmadan demokrasi olmaz” söylemi, tartışılmaz bir dogma değildir. Avrupa’ya bakıldığında, insan hakları ve özgürlükler konusunda en ileri ülkelerin önemli bir kısmının monarşiyle yönetildiği görülür. Demek ki asıl belirleyici olan rejimin adı değil, hukukun üstünlüğü ve kurumların işlerliğidir.

Türkiye’de asıl kaybedilen şey sürekliliktir. Geçmişle bağların koparılması, kültürel ve kurumsal hafızayı zayıflatmıştır. Oysa İngiltere ve Japonya gibi ülkelerin gücü, yüzyıllar boyunca korudukları tarihî ve toplumsal devamlılıktan gelir. Bizde ise neredeyse her dönem, bir öncekinin reddiyle başlamıştır.

Toplumu bir arada tutan ortak değerler zayıflamış, bunların yerine kapsayıcı ve güçlü bir anlayış konulamamıştır. Bu boşluk; eğitimde, sanatta, mimaride ve şehir kültüründe nitelik kaybı olarak kendini göstermektedir. Sayı artmış, kalite gerilemiştir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey; sloganlar değil, derinlikli düşüncedir. Liyakatli kadrolar, nitelikli eğitim kurumları ve güçlü bir kültürel zemin olmadan ilerleme mümkün değildir.

Fikirler eleştirilebilir, hatta sert biçimde tartışılabilir. Ancak hakaretle, yaftayla ve kolaycı suçlamalarla hiçbir düşünce çürütülemez. Medenî toplumların farkı da burada ortaya çıkar.

GÜÇLÜ ÜLKE OLMADAN SAYGIN OLUNMUYOR
Yayın: 13 Aralık 2025 22:26:54 Düzenlenmedi

Pasaport kuyruğunda yaşananlar…

Elimi kolumu sallayarak geçiyorum pasaport kontrolünden. Yanımdaki arkadaşlarım ise saatlerce sorgulanıyor. Aynı uçaktan iniyoruz, aynı Avrupa ülkesine giriyoruz; fark sadece pasaportun rengi. Ben Avustralya vatandaşıyım, okyanus ötesinden geliyorum. Onlar Türk vatandaşı. Avrupa’nın komşusu, tarih boyunca kaderi iç içe geçmiş bir ülkenin insanları. Çifte standart bazen siyasi metinlerde değil, havaalanı kuyruklarında bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor.

Avrupa’da gitmediğim ülke kalmadı. Yanımda Türk arkadaşlarımı da götürdüm. Gördüğüm manzara değişmedi. Ben dakikalar içinde geçerken, Türk pasaportu taşıyanlar uzun sorgulara alındı. Sorular bitmiyor, bekletmeler uzuyor, ima dolu bakışlar eksik olmuyor. Sanki suç bireyde değil, pasaportta aranıyor. Oysa Türkiye Avrupa’nın dışından bir ülke değil; komşusu, ticaret ortağı ve stratejik aktörüdür.

Bu tabloyu sadece önyargıyla açıklamak eksik olur. Devletlerin itibarı duyguyla değil, güçle ölçülür. Uluslararası saygı, nutukla değil; güçlü ekonomiyle, sağlam kurumlarla, işleyen hukukla, nitelikli insanla kazanılır. Büyük devlet olmanın bedeli budur. Kimse Türk milletine pasaport kuyruğunda lütuf dağıtmaz; saygı, güçlü olanın doğal sonucudur.

Avrupa havaalanlarında Türk vatandaşına reva görülen muamele bir neticedir. Bu neticeyi değiştirmek için sebeplerle yüzleşmek zorundayız. Üretimde, eğitimde, diplomaside, devlet ciddiyetinde… Daha güçlü, daha tutarlı, daha özgüvenli olmak zorundayız. Millî onur, sloganla değil; kurumsal güçle korunur.

Dünya adil değil ama açıktır. Güçlüyseniz kapılar açılır, zayıf görünürseniz bekletilirsiniz. Pasaport kontrolünde yaşanan o sessiz küçümsemeyi sona erdirmenin yolu öfke değildir. Yol bellidir: Güçlü devlet, güçlü millet. Çünkü saygı talep edilmez; hak edilir.

ULU OSMANLININ ULU ŞEHRİ BURSA
Yayın: 12 Aralık 2025 18:18:28 Düzenlenmedi

Ulu Cami – Hanlar Bölgesi – Kapalı Çarşı – Yeşil Türbe hattının tam bir Osmanlı zaman koridoruna dönüştürülmesi...

Bu proje tamamlandığında Bursa’nın tarihî çekirdeğine giren her ziyaretçi, adeta bir zaman tünelinden geçecek; modern dünyanın bütün izleri silinmiş, havası, sesi, kokusu, manzarası tamamen Osmanlı estetiğine döndürülmüş bir asırların içinden yürüyormuş hissi yaşayacaktır.

1. Osmanlı’yı günümüze taşıyan bir tarih havzası

Bölgedeki çarpık yerleşimler kaldırılacak; Ulu Cami’den Yeşil Türbe’ye kadar uzanan geniş alan tamamen “Osmanlı bahçesi”, çarşısı, meydanı, sokağı” şeklinde düzenlenecek.

Burada dolaşan bir ziyaretçi, sanki 15. veya 16. yüzyılın Bursa’sında geziyormuş gibi hissedecek.

2. Ulu Cami çevresi yeniden bir selatin meydanı olacak

Meydan geniş, ferah, su sesiyle, kuş sesiyle dolu olacak.

Ziyaretçi modern bir şehrin ortasında değil, tam bir selatin başkentinin avlusunda olduğunu hissedecek.

3. Hanlar Bölgesi ve Kapalı Çarşı Osmanlı ticaretinin kalbi gibi işleyecek

Koza Han’ın avlusunda ipek tüccarlarının, bedestenlerde kuyumcuların, dar sokaklarda zanaatkârların atmosferi canlanacak.

Elektrikli araç gürültüsü, korna sesi, reklam ışıkları olmayacak.

Bu sessizlik ve düzen, ziyaretçiye “bu sokaklar 500 yıldır böyle” duygusu verecek.

4. Osmanlı yürüyüş yolu: Ulu Cami’den Yeşil Türbe’ye

Ziyaretçi bu koridora adım attığında:

• çınar gölgeleri,

• şadırvan şırıltısı,

• taş kaldırımlar,

• ahşap cumbalı evler,

• ipek kokusu, gül kokusu

içinde yürüyecek.

Gördüğü hiçbir detay modern dünyanın parçası olmayacak.

Ziyaretçi gerçekten Osmanlı döneminde dolaştığına inanacak.

5. Yeşil Türbe’nin etrafı gerçek bir Osmanlı bahçesi olacak

Suların aktığı, lalelerin açtığı, taş yolların kıvrıldığı bu alan; tarihî mimariyi nefes alınır hâle getirecek.

Burada duran biri, “zaman durmuş” hissi yaşayacak.

6. Osmanlı kokuları, Osmanlı sesleri

Bölgedeki bütün atmosfer Osmanlı dönemine uygun şekilde planlanacak:

• Misk, amber, öd ağacı gibi doğal kokular,

• ney sesi, su sesi, hafif rüzgar sesi,

• kalabalık bağırışları, motor gürültüsü, hoparlör patlamaları olmadan…

Bu düzenleme ziyaretçiye hem görsel hem duyusal bir Osmanlı tecrübesi sunacak.

7. Zanaatkârlar gerçek zamanlı üretim yapacak

Çiniciler, ipekçiler, bakırcılar, hattatlar, ebrucular kendi atölyelerinde üretim yapacak.

Ziyaretçi Osmanlı ustalarının nasıl çalıştığını birebir görecek.

8. Osmanlı çayhaneleri ve kahvehaneler

Ahşap sedirlerde, bakır tepsilerde servis edilen kahve ve çay…

Duvarlarda hat levhaları…

Sükûnet, sohbet, terbiye…

Modern kafelerin gürültülü, özensiz atmosferi burada asla bulunmayacak.

9. Ziyaretçi, modern hayatı içeride unutacak

Parka giren bir kişi, çıkana kadar:

• araba sesi duymayacak,

• reklam görmeyecek,

• beton yığını görmeyecek,

• neon ışıklar, sokak kirliliği, kablolar, tabelalar, karmaşa görmeyecek.

Sanki 500 yıl önceki Bursa şimdiki zamana açılmış bir kapı gibi karşısında duracak.

10. Burası sadece bir park değil: Bir zaman yolculuğu

Projenin en güçlü hedefi şudur:

“Ziyaretçi kendini Osmanlı’da hissetsin.”

Sadece görmekle değil, kokusuyla, sesiyle, atmosferiyle, sokak dokusuyla…

Beş duyu birden Osmanlı’ya ayarlı olacak.

Buraya gelen her insanın zihni şu cümleyi kuracak:

“Sanki Osmanlı hâlâ yaşıyor.”

ÇARPIK KENTLEŞMENİN PSİKOLOJİK MALİYETİ
Yayın: 11 Aralık 2025 09:52:27 Düzenlenmedi

Şehirler, yalnızca binaların, yolların ve köprülerin oluşturduğu fiziksel yapılar değil; içinde yaşayan milyonlarca insanın ruh halini, davranışlarını ve sosyal ilişkilerini şekillendiren canlı organizmalardır. Ancak günümüzde, hızlı ve plansız yapılaşma, şehirleri insanı besleyen bir yaşam alanından ziyade, zihinsel enerjiyi tüketen birer "stres fabrikasına" dönüştürmüştür.

​Trafik yoğunluğu, uygun olmayan zeminlere yapılan yerleşimler (iskan) ve estetikten yoksun beton yığınları, modern insanın en büyük görünmez düşmanları haline gelmiştir. Bu makale, kaotik şehir yapısının insan psikolojisi üzerindeki tahribatını incelemektedir.

​1. Görsel Kaos ve Sıkışmışlık Hissi

​Plansız yapılaşmanın en belirgin sonucu, yeşil alanların azalması ve "betonlaşma"dır. İnsan psikolojisi evrimsel olarak doğayla iç içe olmaya kodlanmıştır. Ancak ufuk çizgisinin gökdelenlerle kapatıldığı, gökyüzünün bile "kare kare" görüldüğü bir ortamda yaşamak, bireyde derin bir sıkışmışlık hissi (klostrofobi benzeri) yaratır.

​Bu durum literatürde "Kent Stresi" olarak adlandırılır. Yeşilden yoksun gri tonların hakimiyeti şu sonuçları doğurur:

• ​Kronik Yorgunluk: Beyin, karmaşık ve düzensiz görsel uyaranları işlemek için sürekli fazladan enerji harcar.

• ​Tahammülsüzlük: Estetik yoksunluğu ve dar yaşam alanları, bireylerin birbirine olan toleransını azaltır.

• ​Umutsuzluk: Ufuk çizgisini görememek, metaforik olarak geleceği görememekle eşleşerek bilinçaltında karamsarlığı tetikler.

​2. Trafik Yoğunluğu ve "Öğrenilmiş Çaresizlik"

​Trafik, modern şehirlerde sadece bir zaman kaybı değil, ciddi bir psikolojik sınavdır. İşe veya eve giderken her gün maruz kalınan öngörülemez trafik sıkışıklığı, vücutta stres hormonu olan kortizol seviyesini sürekli yüksek tutar.

​Trafiğin yarattığı psikolojik etkiler şunlardır:

• ​Yol Öfkesi : Kontrolün kaybedildiği hissi, normalde sakin olan bireyleri bile saldırganlaştırabilir.

• ​Anksiyete Bozuklukları: "Yetişememe" korkusu, sürekli bir tetikte olma hali yaratır.

• ​Öğrenilmiş Çaresizlik: Kişi ne yaparsa yapsın durumu değiştiremeyeceğine inandığında (trafiğin açılmaması gibi), pasif bir depresif ruh haline bürünür. Bu durum, iş ve aile hayatındaki motivasyonu da düşürür.

​3. Uygun Olmayan Yerlerde İskan ve "Güvensizlik Psikolojisi"

​Dere yataklarına, fay hatlarına veya heyelan bölgelerine yapılan plansız iskanlar, bireylerde bilinçaltı düzeyde sürekli bir "hayatta kalma kaygısı" yaratır. Özellikle deprem veya sel riski yüksek bölgelerde, yanlış yerleşimin farkında olan bireylerde şu durumlar gözlemlenir:

​Evin, insanın "kalesi" ve en güvenli alanı olması gerekirken; yanlış iskan politikaları nedeniyle ev, bir "tehdit unsuru" haline gelir.


• Aşırı Tetiktelik: En ufak bir seste veya sarsıntıda irkilme, uyku bozuklukları ve sürekli felaket senaryoları kurma.

• ​Aidiyet Eksikliği: Kişi, yaşadığı yerin güvenli olmadığını bildiği için o bölgeyi sahiplenemez ve kök salamama (yurtsuzluk) hissi yaşar.

​4. Sosyal İzolasyon ve Yabancılaşma

​Paradoksal olarak, nüfus yoğunluğunun ve binaların en sıkışık olduğu yerler, insanların kendilerini en yalnız hissettiği yerlerdir. Plansız yapılaşma, komşuluk ilişkilerine izin veren yatay mimari ve ortak sosyal alanları (parklar, meydanlar) yok eder.

• ​Dikey Yalnızlık: Yüksek katlı binalarda yani adeta beton kafeslerde, asansörde karşılaşılan yabancılar haline gelen komşular.

• ​Güvensizlik: Kaotik ve denetimsiz çevre, "dışarının tehlikeli olduğu" algısını güçlendirerek insanları evlerine hapseder.

​Sonuç: İnsan Odaklı Şehirlere Dönüş

​Şehirlerin plansız büyümesi, sadece bir mühendislik veya mimarlık sorunu değil, aynı zamanda bir halk sağlığı krizidir. Trafik gürültüsü, betonun soğukluğu ve güvenlik kaygıları, toplumun ruh sağlığını erozyona uğratmaktadır.

​Çözüm, sadece yolları genişletmek veya binaları sağlamlaştırmak değildir. Çözüm; "İnsan Odaklı Tasarım" felsefesiyle, psikolojik ihtiyaçları (doğa, sosyalleşme, güvenlik, estetik) merkeze alan şehirler inşa etmektir. Çünkü sağlıklı bir toplum, ancak ruhu olan ve nefes alan şehirlerde var olabilir.


Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
DOSTLUK NEREDE BİTER, ÇIKAR NEREDE BAŞLAR?
Atiye Danış
Yoksulluk Bu Kadar Derinken, Yönetim Bu Kadar Yüksekte Olmamalı
AYFER KILIÇ
BU GECE SENİ DÜŞÜNDÜM
Ayfer Turan
VİCDAN
DİLEM YASAK
Hüznün rengi sardı her yeri..
Emel Topal
BAYRAK
FERDA NAYMAN
BEN YAPTIM O YAPAMADI
Mehmet Mustafa Dogan
SAĞLIKLI YAŞAM SIRLARI
Murat OKUDUCU
Güzelliğin Ötesinde ; Sevgi
MUSTAFA ŞAYIK
GENÇLER NEDEN TUTUNAMIYOR?
Neval Kütük
SAVAŞA KARŞI BARIŞ
RAMAZAN GÜÇLÜ
DİJİTAL DİYET
Tandoğu Yazıcı
Türkmen Çay Antlaşması
Yukarı