Bir zamanlar “dost” dediğimiz insanlar vardı. Aynı sofrayı paylaştığımız, derdimizi düşünmeden anlattığımız, sırtımızı dönüp gözümüz kapalı güvendiğimiz… Şimdi ise aynı insanlar, kızdığı dostuna sırt çevirip dün düşman bildiğiyle yan yana yürüyebiliyor. Öyle kolay, öyle pişkin, öyle sessiz.
Vefa kelimesi sözlüklerde kaldı. Günlük hayatta kullanımı neredeyse yok. Çünkü vefa emek ister, sabır ister, bedel ödemeyi göze almak ister. Oysa çağımız hız çağı. İnsanlar ilişkileri de tüketiyor; tıpkı eşyalar gibi. İşe yaramazsa at, eskirse değiştir, faydası bittiyse yüzünü çevir.
En acısı da şu: İnsanlar artık ne kadar çıkarcı olduklarını bile inkâr etmiyor. Hatta bunu bir meziyet gibi sunuyorlar. “Hayat böyle”, “Ben kendimi düşünüyorum” cümleleri, vicdansızlığın kılıfı olmuş durumda. Kimse aynaya bakıp “Ben nerede yanlış yaptım?” diye sormuyor. Çünkü işine gelmiyor.
Dostuna kızan, konuşarak çözmek yerine susmayı seçiyor. Suskunluk bir erdem değil artık; bir silah. Sonra ne oluyor? O suskunluk büyüyor, yerini mesafeye bırakıyor. Mesafe büyüyor, yerini yabancılığa. Ve bir bakmışsınız, yılların dostu yabancı, dünün düşmanı sırdaş olmuş.
İnsanları tatmin etmek zaten mümkün değil. Ne kadar verirsen ver, daha fazlasını isterler. Ne kadar fedakârlık yaparsan yap, yetmez. Çünkü mesele sen değilsin; onların içindeki boşluk. Ve o boşluk, ne dostlukla dolar ne vefayla.
Hayat, insanlara gerçek yüzlerini göstermekte usta. Zor zamanlarda kimin yanında durduğunu, kimin sessizce uzaklaştığını bir bir yazıyor hafızamıza. İşte o zaman anlıyoruz: Kalabalıklar içinde ne kadar yalnız olduğumuzu. Ve belki de en büyük kazanç bu fark ediş oluyor.
Dostluk azaldıysa, suç dostlukta değil. Vefa kalmadıysa, kelimede değil. İnsan değişti. Vicdan hafifledi, menfaat ağır bastı. Ama yine de umut etmekten vazgeçmemeli. Çünkü hâlâ az da olsa; çıkarı değil karakteriyle yaşayan insanlar var. Onlar sessizdir, kalabalıkta fark edilmez. Ama düştüğünde elini uzatan da onlardır.
Ve belki de bu yüzden, bir tane gerçek dost; yüz tane sahte kalabalıktan daha değerlidir.
Bir ülkenin emeklilerine bakarak geleceğini okuyabilirsiniz. Çünkü emekliler, yıllarını bu ülkeye vermiş; alın terini fabrikaya, tarlaya, okula, hastaneye bırakmış insanlardır. Ama bugün gelinen noktada emeklilik, ne yazık ki huzurun değil, geçim derdinin adı olmuş durumda.
Bugün bir emeklinin sabahı nasıl başlıyor biliyor musunuz? Gazete manşetlerinden çok pazardaki etiketlere bakarak. Domates kaç lira olmuş, peynir alınabilir mi, et yine vitrinde mi kalmış… Emekli için ekonomi grafiklerden değil, mutfak masasında boşalan tabaklardan okunuyor.
Yıllarca çalış, prim öde, vergi ver… Sonra emekli ol ve ay sonunu getirmek için yeniden hesap yap. Emekli maaşı, temel ihtiyaçlara bile yetmezken “sabretmek” öğütleniyor. Oysa sabır, karnı doyurmuyor. Sabır, kira ödemiyor. Sabır, eczanedeki ilaç fiyatlarını düşürmüyor.
Bir zamanlar “torun sevmek” hayaliyle emekli olanlar, bugün torununa harçlık verememenin mahcubiyetini yaşıyor. Bayramlar eskisi gibi değil; çünkü bayram, yalnızca takvim yaprağında kaldı. Emekli için bayram, artan yol parası ve ikramiyenin borçlara yetip yetmeyeceği demek.
En acısı da şu: Emekliler artık yük gibi hissettiriliyor. Oysa bu insanlar, bu ülkenin yükünü yıllarca omuzlamış kişiler. Kimisi öğretmendi, kimisi işçi, kimisi memur… Ama hepsinin ortak noktası, emeklerinin karşılığını alamamış olmaları.
Sağlık deseniz ayrı bir yara. Devlet hastanelerinde randevu bulmak zor, özel hastaneler ise emekli için hayal. İlaç katkı payları, muayene ücretleri derken emekli, hasta olmaktan bile korkar hale geliyor. “Hasta olursam nasıl öderim?” endişesi, yaşlılığın en ağır yükü.
Bir ülkenin vicdanı, emeklisine nasıl davrandığıyla ölçülür. Emekli sadaka istemiyor; hakkını istiyor. Lütuf değil, adalet bekliyor. İnsan onuruna yakışır bir yaşam talep ediyor.
Unutulmamalı: Bugünün emeklileri dünün çalışanlarıydı. Bugünün çalışanları da yarının emeklileri olacak. Emeklilerin sesi kısılırsa, aslında geleceğin sesi de kısılır.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Emeklilik, gerçekten dinlenme dönemi mi, yoksa ömür boyu süren bir geçim mücadelesi mi?
Cevabı, emeklinin boş tenceresinde, sessiz evlerinde ve gözlerindeki yorgunlukta saklı.
Dün yanımdaydı yarım bugün kayboldu
Ben mi kör oldum sevgili yok oldu
Kalbim karşılıksız sevmekten yoruldu
Gecem gündüzüm benim onunla dolu
Ben sevebilme ihtimali sevdim
Allah’ım dan her gece onu diledim
Bu nasıl kadermiş ki ben bilemedim
Bir gün benim olacak diye beklerim
Aklımda fikrimde canım hep sen varsın
Kalan ömrümü alacaksa yar alsın
Ona mutluluk bana acılar kalsın
Zalim kızı şöyle nasıl bir yarasın
Hiç anlamaz misin benim bu halimden
Şüphen olmasın benim sana sevgimden
Gündüzün geceyi tutmuyorum ki neden
Hayat nefes verirsin bana yeniden
Yaşama sebebimsin inan sen buna
Daha fazla acı çektirme bu cana
Kutsal bir sevgi ile bağlandım sana
Seven şu gönlümü biraz anlasana
29.11.2023
Eskiden bir evden cenaze çıktığında, mahallenin rengi solar, sokak susar, perdeler kapanırdı. Biz çocukken annemiz 15 gün televizyonu açtırmaz, sonraki günlerdeyse sesi kısık ve perde kapalı izlememize izin verirdi. Çünkü komşunun acısına saygı, adabın gereğiydi. Şimdi bakıyorum da ne cenazemiz kaldı eskisi gibi, ne de yasın ağırlığı.
Gaziantep gibi geleneklerine bağlı bir şehirde, taziye evleri artık yasın değil sohbetin, ikramın, hatta keyfin merkezi olmuş. Sosyal tesislerde kurulan taziye evleri, neredeyse sohbet kahvesine dönüşmüş. Cenaze sahipleri acı içinde ama etrafındakiler çayını yudumluyor, tabağına odaklanmış, karşısındakinin yemeğine bile göz dikmiş. Bazıları, ölen babasını ya da oğlunu yeni toprağa vermişken, yemek başında sanki düğüne gelmiş gibi davranıyor. Ne acı...
Taziye yeri, Allah'ın adının anıldığı, dua edilen, acının paylaşıldığı bir mekân olmalı. Ne yazık ki son zamanlarda buna dair bir iz göremiyoruz. Sohbetler futboldan açılıyor, siyasete uzanıyor. Kiminin derdi yemek, kiminin gözü çayın yanında gelen tatlıda. Oysa taziye; susarak, hissederek, dua ederek yaşanmalı. Yürek acısı çayla, yemekle bastırılmaz.
Bana kalırsa taziye evlerinden yemek kalkmalı, çay da verilmese kimse ölmez. Yas evinde ne yemeğin, ne kahkahaların, ne de dedikodunun yeri olmalı. Taziye, ölenin ardından dua etmektir. Allah kelamının dışında tek kelime konuşulmaması gerekir. Taziye evi kahvehaneye değil, kalbi yasla dolu insanların bir araya geldiği bir mekâna dönüşmeli.
Unutmayalım ki bir gün hepimiz o taziye evinin merkezinde olacağız. O gün, ardından dua edecek bir kişi ararsın da bulamazsın...
Yemeği değil, duayı büyütelim.
Gaziantep şehri onun vatanı,
İnşallah yakında açılır şansı,
Dostluğa dahildir kalem tutanı,
Ali Duysak İpek Yolu Ajansı.
Bir çok Asistanda hizmete talip,
Program yaparak gelirler galip,
Bizler onur verdik uzaktan gelip,
Ali Duysak İpek Yolu Ajansı.
Çeşitli haberle mevcut gazete,
Sanatçı kimliği yansır rozete,
İyimser hali var bakın niyete,
Ali Duysak İpek Yolu Ajansı.
Fikirler deryadır aklı da engin,
Varlık az olsa da, gönlü çok zengin,
Kahrını çekecek bulunsun dengin,
Ali Duysak İpek Yolu Ajansı.
Zeki ziyareti evine yaptı,
Tarihi yapıdan ibretler kaptı,
Gönül dostluğunu size anlattı,
Ali Duysak İpek Yolu Ajansı.
1-10-2018
Zeki Çellik
Kayıt Tarihi : 27.10.2018 23:45:00
BU GÜZEL ŞİİR İÇİN DEĞERLİ USTADIM ZEKİ ÇELİK TŞK EDERİM
Bir zamanlar ben ona bel bağlamıştım
Gurbete giderken el sallamıştım
Aşkına karşılık hep ağlamıştım
Söz verip dönmedi yazıklar olsun
Ceza ver ALLAHIM oda ağlasın
En acı dertlerin yanında yatsın
Unuttum aşkını kimse sormasın
Söz verip dönmedi yazıklar olsun
Baharda sarılıp kavuşacaktık
Kırlarda dolaşıp uzanacaktık
Her yağmurlu günde ıslanacaktık
Söz verip dönmedi yazıklar olsun
Sensizliği anlatmaya varmadı dilim
Ben bu gece bu şehirden artık giderim
Sana değil ki inan kadere sitemim
Ey can yanındayken bile özlerken seni
Sensizliği ben daha nasıl anlatayım
Gecelerim sabaha kadar seninle dolu
Bilmiyorum bu sevdanın varmı ki sonu
Benliğimin tüm zerresi seninle dolu
Ey can yanımdayken bile özlerken seni
Sensizliği ben daha nasıl anlatayım
Vücudum yoruldu taşımıyor bedeni
Söylesene daha nasıl seveyim seni
Acılar ile yaşatmak niyetin beni
Ey can yanımdayken özlerken seni
Sensizliği ben daha nasıl anlatayım
Sevda dediğin şey acı çekmekmiş meğer
Seni sevmek mi inan ki bir ömre bedel
Her gün sevdası ile yanmak ayrı değer
Ey can yanımdayken özlerken seni
Sensizliği ben daha nasıl anlatayım
Bu sevdada acı çekmek oldu kaderim
Sana değil kendime benim sitemim
Sensizlikle dolu tüm gecelerim benim
Ey can yanımdayken bile özlerken seni
Sensizliği ben daha nasıl anlatayım
25.11.2023
ALİ DUYSAK
GAZİANTEP
Sen bana hep imkansız bir aşk oldun sevgili
Yorgun düştü yüreğim çekerken bu bedeli
Ne söyleyim bilemem tükendim ben besbelli
Bitmedi şu yüreğin ne derdi ne kederi
Hiç’e saydın sevgimi bilmedin kıymetimi
Hazanı yaşadı hep şu gönlümün mevsimi
Ne söyleyeyim bilmem tükendim ben besbelli
Bitmedi şu yüreğin ne derdi ne kederi
Kolay sanma unutmak yıllarım senle bitti
Hüsran dolu hayatta ömrümü biçip geçti
Ne söyleyim bilemem tükendim ben besbelli
Bitmedi şu yüreğin ne derdi ne kederi
Bu şiirimi besteleyerek okuyan değerli büyüğüm bestekar TSM sanatçısı canım Ayşe ATLI Ablama teşekkür ederim
Ali duysak
Son yıllarda Türkiye’de sosyal medya, özellikle de TikTok, yalnızca eğlence aracı olmaktan çıkıp, toplumsal ahlâkın sınırlarını zorlayan bir sahneye dönüştü. Ekranlarımızı her kaydırdığımızda karşımıza çıkan görüntüler, bir zamanlar “ayıp” sayılan davranışların artık övünç vesilesi haline geldiğini gösteriyor. Edep, haya, ölçü, sınır — bunlar artık “modası geçmiş” kavramlar gibi görülüyor.
Peki ne oldu bize?
Bir zamanlar “büyüklerin yanında söz kesilmez” diye büyüyen bir toplum, bugün çocuk yaşta ekran karşısında kendi bedenini pazarlık konusu haline getiriyor. Gençlik, üretmek, öğrenmek, geliştirmek yerine, “izlenme” peşinde koşuyor. Takipçi sayısı, karakterin yerini aldı. Giyimi, konuşması, tavrı sadece “trend” belirliyor. İçerik üretmek değil, dikkat çekmek önemli hale geldi.
Ama kimse sormuyor:
Bu gençleri kim bu hale getirdi?
Ekranda gördüğü değeri, sokakta bulamayan; ailesinden sevgi değil, baskı gören; okuldaki öğretmeni, iş bulamayacağı bir sistemin çarkında tükenmiş olan bu genç, neye tutunsun? Onu yönlendirmesi gereken büyükler, aynı uygulamada “like” peşinde koşarken, kim yol gösterecek?
Evet, TikTok edepsizliğiyle gündemde olabilir. Ama asıl tehlike, bu “edepsizliği” normalleştiren sessizliktir. Bir zamanlar toplumu ayakta tutan değerler, bugün ekranın kaydırma hareketiyle geçilip gidiyor. Tepki yok, denetim yok, utanç yok. Sanki her şey olağan.
Devletin, ailelerin, eğitim sisteminin bu konuda ciddi bir özeleştiri yapması gerekiyor. Çünkü mesele sadece “bir uygulama” meselesi değil — bu, bir kültür erozyonu meselesi.
Ekranlardan yayılan her ölçüsüz görüntü, toplumun dokusuna işliyor.
Ve biz seyirci kaldıkça, o doku biraz daha çözülüyor.
Artık birinin “dur” demesi gerekiyor.
Sosyal medya özgürlük değildir; ahlâksızlığın bahanesi hiç değildir.
Gerçek özgürlük, sınırlarını bilmekle başlar.
Ve unutmayalım:
Bir millet, edeplerini kaybettiği gün, kimliğini de kaybeder.
TikTok’ta Edep Kalmadı: Bu Ülke Sahipsiz Mi?
Her gün ekranı açıyoruz, karşımıza çıkan manzara aynı: TikTok’ta gençler bedenini, onurunu, kimliğini ucuz beğeniler uğruna sergiliyor. Sözde “özgürlük” diye pazarlanan bu çürüme, aslında bir toplumun kendi köklerinden kopuşunun en çıplak hâli.
Ne yazık ki kimse dur demiyor.
Ne aile, ne okul, ne devlet.
Sanki her şey olağanmış gibi seyrediyoruz.
Bir ülke düşünün, gençliği TikTok’un tuzağına düşmüş, ahlak ekrandan dışarı akıp gitmiş.
Bir zamanlar utanmak bir erdemdi, şimdi utanmazlık marifet oldu.
Edep, saygı, ölçü... hepsi bir “eski moda” etiketine dönüştü.
Kız-erkek fark etmiyor; gençlik artık “ne kadar izlenirsem o kadar varım” sanıyor.
Kültür, sanat, bilgi değil; popo sallamak, küfür etmek, meydan okumak “trend” olmuş.
Ve biz?
Biz seyirciyiz.
O gençleri yetiştiren, onlara değer vermeyen, yalnız bırakan biziz.
Büyüklere saygıdan bahsediyoruz ama çocukların ekranlarda rezil olmasına göz yumuyoruz.
Ekranın öbür ucundaki kitle, bu yozlaşmayı alkışlıyor.
Takipçi sayısı, karakterin önüne geçmiş durumda.
Kim bu hale getirdi Türkiye’yi?
Kimin eseridir bu sessizlik?
Medya mı, aile mi, siyaset mi?
Yoksa hep birlikte suçluyuz da görmezden mi geliyoruz?
Bu ülkenin gençliği, sokak köşelerinde değil, TikTok ekranlarında kayboluyor.
Küfür, edepsizlik, saygısızlık normalleşiyor.
Ve kimse “dur” demiyor!
Ama ben diyorum: Yeter artık!
Bu milletin geçmişi, şerefi, inancı, kültürü bir uygulamanın algoritmasına kurban edilemez.
Özgürlük, terbiyesizlik değildir.
Eğlence, edepsizlik değildir.
Sözde modernlik adına değerlerinden utanan bir toplum, aslında kendi sonunu hazırlar.
Bir ülke gençliğini kaybederse, geleceğini de kaybeder.
Ve biz, şu an o uçurumun kenarındayız.
Artık birinin çıkıp haykırması lazım:
Bu ülke sahipsiz değil!
Edep hâlâ bu topraklarda bir yerlerde yaşıyor, ama sesi kısılıyor.
O sesi duymazdan gelirsek, bir gün çocuklarımız bize değil, TikTok ekranına bakarak kim olduğunu öğrenmeye çalışacak.
İşte asıl felaket o gün olacak.
Ne bileyim değmez misin sevgime
Dün vazgeçilmezimdin sen bende
Bugün artık kaldın benim mazimde
Neden böyle değiştin bana şöyle
Ne bileyim değmez misin sevgime
Ben ödedim seni sevmenin bedelini
Acılara mahkum ettim kendimi
Yakışanı yaptın öyle değil mi
Temiz duygularla severken seni
Değmezler köle oldun öylemi
Ben sende huzur aradım sen bahane
Ben sana can dedim sen ise sana ne
Ben Gördüm senin gerçek yüzünü de
Eskisi gibi olamayız senle
Kendi düşen ağlamaz unutma sende
İster dost ol ister kardeş sevgin bitti
O tanıdın insan gidenlerle gitti
Böylece bu hikaye bur da bitti
Hayaller yıkıldı umutlar bitti
Tekrarı olmayan filimdi bitti
Son Köşe Yazıları
Bir zamanlar “dost” dediğimiz insanlar vardı. Aynı sofrayı paylaştığımız, derdimizi düşünmeden anlattığımız, sırtı...
(25 Ocak 2026 14:13:59)
Gitmeyi hiç beceremedim, gitmek mahvetmekti. Gidemezdim. Birinin anılarını, hayallerini ve umutlarını çalıp, y...
(25 Ocak 2026 13:18:10)
Çok merak ediyorsan gel bir bak içimdesin İkimiz bir sevdanın aşkla girdiği kınızSeni gönlümde buldum çün...
(24 Ocak 2026 09:04:15)
Senin yerin gökyüzünde,.Dalga dalga es gönlümde,Adın yazar yüreğimde,Gücün yatar tarihinde.Sana dokunan elleri,Kırarım b...
(23 Ocak 2026 19:35:50)
Boş vermeyi de sanat etmişinKanmam senin sahte sözüneBeni bırakıp ta nere gitmiştinGit görünme ne olur yeter gözümeAh ed...
(23 Ocak 2026 12:51:38)