Edepsizliğin cesaret, saygısızlığın özgürlük, bencilliğin ise yaşam tarzı olarak sunulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Eskiden insanlar ayıptan utanırdı, şimdi utanmazlıkla övünüyorlar. Namus, ahlak, edep gibi kavramlar dilde kaldı; hayatın içinden birer birer çıkarılıp atıldı. Herkes özgürlükten bahsediyor ama kimse özgürlüğün sorumluluk gerektirdiğini söylemiyor. Başkasının hakkını çiğnemek, büyüklerine saygısızlık etmek, toplumun değerlerini hiçe saymak özgürlük değildir. Yere batsın sizin özgürlük dediğiniz anlayış! İnsanların birbirine selam vermeye çekindiği, güvenmekten korktuğu bir dünyada yaşıyoruz. Menfaat dostlukların önüne geçti. Çıkarlar, samimiyetin yerini aldı. Herkes bir şeylerin peşinde koşuyor ama kaybettiklerinin farkında değil.
Ne kahvenin tadı kaldı ne de o kahveyi paylaşacak gerçek dostlar...
Eskiden bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı. Şimdi kırk yıllık dostluklar bir çıkar uğruna silinip gidiyor. İnsanlar kalabalıkların içinde yalnız, dost meclislerinde yabancı olmuş durumda.
Çünkü bazı şeylerin sonu gelmeden, bazı değerlerin yeniden doğması mümkün olmuyor.
Allah sonumuzu hayır etsin.
Artık Kopsun Kıyamet!
Sel geliyor ders almıyoruz...
Deprem oluyor, birkaç gün konuşup unutuyoruz...
Yangın çıkıyor, ibret almıyoruz...
Ölüm kapımızı çalıyor, sanki hiç bize uğramayacakmış gibi yaşamaya devam ediyoruz.
Sanki Allah-u Teâlâ kullarına defalarca sesleniyor:
doğruluktan, vicdandan, merhametten ayrılma..."
Dünya her geçen gün biraz daha soğuyor. Vicdanlar susuyor, merhamet azalıyor, saygı tükeniyor. İnsanlar birbirini dinlemiyor, anlamıyor, sadece kendi çıkarlarını düşünüyor.
Bazen zorunlu olmasa dışarı çıkmak bile istemiyorum. Çünkü gördüklerim umut vermiyor. İnsan yüzlerinde samimiyet yerine hesap, dostluk yerine çıkar, sevgi yerine menfaat görüyorum.
Belki de en büyük yoksulluk para eksikliği değil; karakter eksikliği, vicdan eksikliği ve insanlık eksikliğidir.
Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda teknolojinin ilerlediğini görüyoruz ama insanlığın gerilediğini de görmek zorundayız.
Hastalık gönderiyor, ders almıyoruz.
Ölümü gösteriyor, ders almıyoruz.
Çünkü gözler görüyor ama gönüller körleşmiş...
Kul azdı...Nefis büyüdü...
Merhamet küçüldü...
İnsanlık tükendi...
Bazen etrafıma baktığımda, yaşanan onca felakete rağmen değişmeyen insanları görünce içimden sadece şu söz geçiyor:
"Kopsun artık kıyamet!"
Çünkü insanlığın öldüğü yerde hayatın anlamı kalmıyor.
Çünkü vicdanın sustuğu yerde huzur kalmıyor.
Çünkü saygının olmadığı yerde kardeşlik yaşamıyor.
Ve çünkü Allah'ın bunca ikazına rağmen hâlâ ders almayan bir dünyanın sonu hayırlı görünmüyor.
Rabbim bizleri insanlığını kaybetmeyenlerden eylesin.
Son zamanlarda toplumda tuhaf bir alışkanlık yaygınlaşmaya başladı. Makamı olan, parası olan, koltuğu olan, kartvizitinde uzun unvanlar yazan bazı insanlar telefonlara cevap vermemeyi bir ayrıcalık sanıyor.
Siyasetçi, iş insanı, başkan, müdür, yönetici... Adı ne olursa olsun fark etmez. İnsanların ulaşmaya çalıştığı bir noktadaysanız, önce insan olmayı bilmek zorundasınız.
Kimse sizden telefon çaldığı anda açmanızı beklemiyor. Müsait olmayabilirsiniz. Toplantıda olabilirsiniz. Önemli bir işiniz çıkmış olabilir. Ancak bir insanı saatlerce, günlerce cevapsız bırakmanın adı yoğunluk değil; ilgisizliktir, vefasızlıktır ve en önemlisi de saygısızlıktır.
İşiniz düştüğünde aradığınız kişilerin size anında ulaşmasını beklersiniz. Mesaj attığınızda hemen dönüş yapılmasını istersiniz. Fakat aynı hassasiyeti başkalarına göstermeye gelince ortadan kaybolursunuz.
Daha da ilginci, günler sonra dönüş yapıldığında verilen mazeretlerin neredeyse tamamı aynıdır:
"Yoğundum..."
"Müsait değildim..."
"Unutmuşum..."
Ne hikmetse herkes aynı bahanenin arkasına sığınır.
Oysa insan ilişkilerini ayakta tutan şey makamlar değil, vefadır. Paralar değil, samimiyettir. Koltuklar değil, insanlıktır.
Bugün cevap vermediğiniz telefonun ucunda bir dostunuz, bir arkadaşınız, bir vatandaş ya da size değer veren bir insan olabilir. İnsanları küçümseyerek, ulaşılmaz görünerek büyüdüğünü zannedenler aslında çevrelerindeki güveni ve saygıyı kaybettiklerinin farkında değildir.
Unutulmamalıdır ki dünya hiç kimsenin etrafında dönmüyor.
Bugün makam sahibi olabilirsiniz, yarın olmayabilirsiniz.
Bugün zengin olabilirsiniz, yarın olmayabilirsiniz.
Bugün güçlü olabilirsiniz, yarın olmayabilirsiniz.
Ama her şart altında insan kalabilirsiniz.
Asıl mesele de budur.
Telefonlara cevap vermemek sizi büyük yapmaz. İnsanlara değer vermek büyütür.
Çünkü gün gelir makamlar biter, unvanlar silinir, koltuklar değişir. Geriye insanların sizin hakkınızda söylediği tek bir cümle kalır:
"İyi bir insandı" ya da "Kendini çok önemli sanıyordu."
Tercih hepimizin.
Her geçen gün kendimize aynı soruyu soruyoruz: Türkiye nereye gidiyor?
Bir zamanlar geleceğe umutla bakan insanların ülkesi olan Türkiye'de bugün milyonlarca vatandaş yarınını düşünerek uykuya dalıyor. Emekli perişan durumda... Yıllarca çalışıp alın teri döken insanlar, bugün maaşlarıyla ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor. Market raflarına korkarak bakan, torununa harçlık veremediği için mahcup olan emeklilerin sessiz çığlığı her geçen gün büyüyor.
Vatandaşın hali de farklı değil. Hayat pahalılığı, işsizlik, geçim sıkıntısı artık günlük hayatın bir parçası haline geldi. İnsanlar yaşamak için değil, sadece hayatta kalabilmek için mücadele ediyor.
Daha da acısı, toplumun temelini sarsan sosyal çöküş gözlerimizin önünde yaşanıyor. Uyuşturucu belası artık sokak aralarında değil, okul kapılarında konuşuluyor. İlkokul çağındaki çocukların bile bu tehlikeyle karşı karşıya kalması, geleceğimiz adına büyük bir alarmdır. Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır. Çocuklarını koruyamayan toplumlar, yarınlarını da koruyamaz.
Aile yapımız ise ağır yaralar alıyor. Maddi çıkarların, vicdanın ve merhametin önüne geçtiği olayları her gün haberlerde görüyoruz. Anne kızını, baba oğlunu çıkar uğruna satacak noktaya geldiyse burada sadece bireysel değil, toplumsal bir çöküşten söz etmek gerekir.
Peki suçlu kim?
Belki de hepimiz biraz sorumluyuz. Sessiz kaldığımızda, görmezden geldiğimizde, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dediğimizde bu tablonun büyümesine izin veriyoruz.
Türkiye; kavgasıyla değil, kardeşliğiyle büyümüş bir ülkedir. Bu topraklar dayanışmanın, paylaşmanın ve vicdanın topraklarıdır. Ancak bugün birbirimizi dinlemek yerine ayrışıyor, sorunları çözmek yerine üzerini örtmeye çalışıyoruz.
Bu ülkenin yeniden ayağa kalkması için önce vicdanlarımızı ayağa kaldırmamız gerekiyor. Çocuklarımızı korumak, gençlerimize umut vermek, emeklimizi insanca yaşatmak ve aile kurumunu yeniden güçlendirmek zorundayız.
Çünkü mesele sadece ekonomi değil...
Mesele sadece siyaset değil...
Mesele; kaybetmeye başladığımız değerlerimizdir.
Ve eğer bu gidişatı değiştiremezsek, yarın çocuklarımız bize dönüp şu soruyu soracak:
"Bu ülke bu hale gelirken siz ne yaptınız?"
Bayram denince bir zamanlar içimizi tarifsiz bir heyecan sarardı. Günler öncesinden hazırlıklar başlar, evlerde tatlı kokuları yükselirdi. Anneler temizlik yapar, babalar bayram alışverişine çıkar, çocuklar ise yeni alınacak ayakkabının, elbisenin hayalini kurardı. Şimdi dönüp baktığımızda, o günlerin sadece bir bayram değil, aslında sevgi, saygı ve birlik zamanı olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Eskiden kapılar kilitlenmezdi bayramlarda… Komşular birbirine çat kapı gelir, “Misafir gelir mi?” diye beklenirdi. Hatta kimse gelmezse insan kendi kendini sorgulardı: “Acaba bir yanlışımız mı oldu?” diye… Şimdi ise çoğu insan telefonunu sessize alıp kimse gelmesin diye bekliyor. O eski samimiyetin yerini yalnızlık aldı.
Bir zamanlar büyüklerin elleri öpülürdü. O eller sadece yaşlılığın değil; emeğin, fedakârlığın ve tecrübenin simgesiydi. Şeker almak için sıraya giren çocukların gözlerindeki mutluluk dünyalara bedeldi. Harçlık alınca sevinçten uyuyamayan çocuklar vardı. Şimdi çocukların çoğu bayramı telefondaki mesajlardan, sosyal medya paylaşımlarından ibaret sanıyor.
Eskiden bayram sabahı erkenden kalkılırdı. En güzel kıyafetler giyilir, ailecek kahvaltı yapılır, mezarlık ziyaretleri unutulmazdı. Küçükler büyükleri ziyaret eder, büyükler dualar ederdi. Şimdi ise aynı evin içinde bile herkesin gözü telefonda… Aynı sofrada oturup birbirinden uzak yaşayan insanlar olduk.
Oysa bayram; sadece tatil değil, gönül almaktı… Küskünlerin barıştığı, fakirin hatırlandığı, büyüklerin ziyaret edildiği özel günlerdi. Şimdi her şeyin gösterişe döndüğü bir zamanda, bayramların ruhunu da yavaş yavaş kaybettik.
Belki zaman değişti… Belki insanlar yoruldu… Ama içimizde hâlâ o eski bayramların özlemi var. Çünkü bizler, kapısı çalınınca mutlu olan bir neslin çocuklarıyız. Bir avuç şekerle sevinen, bir mendilin içine koyulan harçlıkla dünyalar bizim olmuştu.
Şimdi soruyorum:
Nerde eski bayramlar?
Nerde o sıcak sofralar, kalabalık aileler, samimi sohbetler?
Nerde büyüklerin duasını almak için yarışan çocuklar?
Bayramlar hâlâ geliyor…
Ama sanki eskisi gibi kalplere uğramıyor.
Belki de yeniden başlamalıyız…
Bir büyüğün elini öperek,
Bir komşunun kapısını çalarak,
Bir yetimin yüzünü güldürerek…
Çünkü bayram; mesaj atmak değil, gönle dokunmaktır.
İyi bayramlar
19 Mayıs 1919…
Türk milletinin kaderini değiştiren, bağımsızlık meşalesinin yakıldığı tarihi bir dönüm noktasıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkarak başlattığı kurtuluş mücadelesi, yalnızca bir direnişin değil; aynı zamanda umudun, inancın ve yeniden ayağa kalkışın simgesi olmuştur.
Yıllarca savaşların yorgunluğunu taşıyan bir millet, 19 Mayıs’ta yeniden dirilmeyi öğrenmiştir. İşgal altındaki Anadolu’da yakılan o ilk kıvılcım, kısa sürede tüm yurda yayılarak bağımsızlık ateşine dönüşmüştür. Çünkü o gün Samsun’da atılan adım, “Ya istiklal ya ölüm” diyerek verilen büyük mücadelenin başlangıcıdır.
19 Mayıs’ın gençliğe armağan edilmesi ise son derece anlamlıdır. Atatürk, bir milletin geleceğinin gençlerin omuzlarında yükseleceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle gençlere sadece bir bayram değil; aynı zamanda büyük bir sorumluluk bıraktı. Cumhuriyeti korumak, geliştirmek ve geleceğe taşımak görevi bugün hâlâ gençlerin en önemli emaneti olarak durmaktadır.
Bugün bizlere düşen görev; geçmişimizi unutmadan birlik ve beraberlik içinde geleceğe yürümektir. 19 Mayıs ruhu, sadece tarih kitaplarında kalan bir hatıra değil; her zorluk karşısında yeniden ayağa kalkabilme cesaretidir. Millet olmanın, aynı bayrak altında kenetlenmenin ve bağımsız yaşamanın değerini bizlere hatırlatan en önemli miraslardan biridir.
Aradan geçen yıllara rağmen Samsun’da yakılan o bağımsızlık meşalesi hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır. Çünkü 19 Mayıs; umudun, cesaretin ve millet iradesinin adıdır.
Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm silah arkadaşlarını ve aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.
Bir insanın hayatta sahip olduğu en büyük servet nedir diye sorsalar, hiç düşünmeden “anne” derim. Çünkü anne; karşılıksız sevgidir, fedakârlıktır, gecesini gündüzüne katıp evladının bir tebessümü için ömrünü tüketendir.
Biz çoğu zaman annelerimizi hep yanımızda sanıyoruz. Sesini duyacağımızı, kapıyı çalınca bizi yine aynı sıcaklıkla karşılayacağını düşünüyoruz. Oysa hayat, insanın elinden en kıymetlisini bir gün sessizce alabiliyor. İşte o gün anlıyorsunuz; annenin sadece bir insan değil, bir ömür, bir dua, bir sığınak olduğunu…
Ben annemi kaybettim…
Şimdi ne zaman bir anne evladının saçını okşasa, içimden bir şeyler kopuyor. Bir annenin “yedin mi evladım?” sözü bile artık kulağımda bir özlem gibi yankılanıyor. Çünkü insan annesini kaybedince sadece bir yakınını değil; çocukluğunu, huzurunu, masumiyetini de kaybediyor.
Bugün annesi hayatta olan herkese seslenmek istiyorum:
Ne olur annelerinizin kıymetini bilin…
Bir gün değil, her gün arayın onları…
Sadece özel günlerde değil, sıradan bir akşamda da ellerini öpün…
Seslerini duymaktan sıkılmayın…
Çünkü bir gün telefon rehberinde adı kalır ama sesi kalmaz…
Bir gün odası durur ama kendisi olmaz…
Ve insanın içinde dinmeyen bir “keşke” başlar…
Keşke biraz daha yanında otursaydım…
Keşke son kez daha sıkı sarılsaydım…
Keşke “seni seviyorum anne” demeyi ertelemeseydim…
Anne hakkı ödenmez…
Çünkü bir anne, evladı için kendi ömründen verir. Kendisi aç kalır evladını doyurur. Ağlasa bile evladına belli etmez. Yorulsa da “iyiyim” der. Dünyanın en temiz sevgisi, annenin yüreğinde saklıdır.
Bugün mezar taşına bakıp dua ettiğim anneme Rabbimden rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun… Tüm vefat eden annelerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.
Ve son sözüm şudur:
Annesi hayatta olan herkes aslında hâlâ çok zengindir. Bunun kıymetini, geç olmadan bilin…
Gaziantep belki büyük bir sel felaketiyle anılmadı. Ama bu şehir, başka felaketlerin acısını derinden yaşamış bir şehir. Depremin yıktığı umutları gördü, okul önlerinde büyüyen şiddetin ve güvensizliğin gölgesini hissetti. Ve ne yazık ki, her olaydan sonra aynı şeyi yaşadı: Kısa süreli bir gündem, ardından derin bir unutuluş…
Oysa mesele tek bir felaket değil.
Mesele, felaketler karşısında değişmeyen anlayış.
2023 Kahramanmaraş Depremleri bu coğrafyaya sadece binaların değil, ihmallerin de nasıl yıkıcı olabileceğini gösterdi. Günlerce süren çaresizlik, eksik koordinasyon, geciken müdahaleler… O gün herkes aynı soruyu sordu: “Neden hazırlıklı değildik?” Ama aradan zaman geçti, acılar tazelendi, sorular ise yine cevapsız kaldı.
Bugün başka bir sorun konuşuluyor: Okul çevrelerinde artan güvensizlik.
Çocukların eğitim yuvaları olması gereken yerler, zaman zaman korkunun adresine dönüşüyor. Şiddet, akran zorbalığı, dış tehditler… Bunlar küçük meseleler değil. Bunlar geleceğin temeline konulan çatlaklardır.
Bir şehir düşünün…
Deprem olur, ders alınmaz.
Okulda sorun çıkar, görmezden gelinir.
Altyapı konuşulur, ertelenir.
Sonra herkes birbirine bakar: “Neden böyle oldu?”
Asıl sorun tam da burada başlıyor. Çünkü biz olayları tek tek ele alıyor, ama asıl sorunu görmüyoruz: Süreklilik gösteren ihmal.
Yetkililer açıklama yapıyor, kurumlar sorumluluğu birbirine devrediyor, gündem değişiyor… Ama vatandaşın hayatında değişen bir şey olmuyor. Çünkü sorunların köküne inilmeden, sadece sonuçları konuşuluyor.
Kimse artık “geçmiş olsun” duymak istemiyor.
Kimse “gerekli incelemeler yapılacak” cümlesine inanmıyor.
İnsanlar şunu görmek istiyor:
Gerçek önlem. Gerçek sorumluluk. Gerçek değişim.
Bu şehirde yaşayan herkes şunu biliyor:
Felaketler kader değil.
İhmal kader değildir.
Deprem öldürmez diyoruz, bina öldürür.
Şiddet kendiliğinden çıkmaz diyoruz, denetimsizlik büyütür.
Sorunlar aniden oluşmaz diyoruz, görmezden gelindikçe büyür.
O zaman yapılması gereken belli:
Söz değil, adım atılmalı.
Tepki değil, plan yapılmalı.
Ve en önemlisi, yaşanmadan önce önlem alınmalı.
Çünkü mesele sadece bugünü kurtarmak değil,
yarını güvence altına almak.
Gaziantep güçlü bir şehir.
Ama güçlü şehirler, acılardan ders çıkaran şehirlerdir.
Artık unutmak değil, hatırlamak zamanı.
Artık konuşmak değil, çözmek zamanı.
Bir toplum düşünün… Saygının törpülendiği, sevginin çıkar hesaplarına kurban edildiği, vefanın ise neredeyse hatırlanmaz hale geldiği bir toplum. Ne yazık ki bugün aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara tam da bu.
Eskiden “ayıp” vardı, “edep” vardı. İnsanlar davranışlarını tartarken sadece kendini değil, ailesini, çevresini, hatta toplumun vicdanını hesaba katardı. Bugün ise o sınırlar bir bir siliniyor. Herkesin tek derdi daha hızlı, daha kolay, daha zahmetsiz para kazanmak. Alın terinin yerini kısa yoldan zengin olma hayalleri aldı. Emek küçümsendi, sabır alay konusu oldu.
Sosyal medya… Başlangıçta iletişim için bir araçtı, şimdi ise değerlerin aşındığı bir vitrin haline geldi. Gençlerimiz gerçek hayat yerine sanal beğenilerin peşinde koşuyor. Ölçü kayboldu. Rol model diye önlerine sunulanların çoğu; bilgiyle, ahlakla ya da üretimle değil, gösterişle var oluyor. Bu da yeni neslin zihninde yanlış bir başarı tanımı oluşturuyor.
Özgürlük kavramı ise en çok istismar edilen kavramlardan biri haline geldi. Özgürlük; sınır tanımamak, her şeyi yapmak değildir. Özgürlük; insanın kendine, değerlerine ve topluma zarar vermeden yaşayabilmesidir. Ama bugün bu çizgi bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bulanıklaştırılıyor.
Toplum olarak en büyük kaybımız ise vefa… Bir zamanlar kapısını çaldığımız insanları şimdi hatırlamıyoruz bile. Dostluklar çıkarla ölçülür hale geldi. Menfaat bittiğinde ilişkiler de bitiyor. Nankörlük sıradanlaştı, sadakat ise istisna oldu.
Ve en acısı… Ölümü unuttuk. Sanki hiç gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Hesap verme duygusu zayıfladıkça, sorumluluk da yok oluyor. Oysa insanı insan yapan biraz da bu farkındalıktır.
Peki neden böyle olduk?
Çünkü kolay olanı seçtik. Çünkü değerlerimizi korumak yerine rüzgâra bıraktık. Çünkü sorgulamayı, durmayı ve “Bu doğru mu?” demeyi unuttuk.
Ama hâlâ geç değil.
Toplumlar bir günde bozulmaz, ama bir günde de düzelmez. Değişim; bireyden başlar. Saygıyı yeniden hatırlayan, sevgiyi menfaatsiz yaşayan, emeğe değer veren ve vicdanını kaybetmeyen insanlar oldukça umut da vardır.
Belki her şey eskisi gibi olmaz…
Ama en azından daha kötüye gitmesini durdurmak bizim elimizde.
22.04.2022…
Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarından silinse bile yürekten asla düşmez. İşte o gün, sadece bir insanı değil; bir duruşu, bir vicdanı, bir yol göstereni uğurladık ebediyete.
Fethi Göğüş…
Adı anıldığında akla ilk gelen; iyilik, samimiyet ve koca bir yürek olurdu. O, sadece bir onursal başkan değil; aynı zamanda gönüllere dokunan, iz bırakan, ardında dua ile anılan bir insandı. Herkese yetişmeye çalışan, kimseyi geri çevirmeyen, derdi olana derman olmaya gayret eden bir güzel insandı.
Onun yokluğu, sadece bir eksiklik değil; tarifsiz bir boşluk bıraktı içimizde. Çünkü bazı insanlar vardır, gittiklerinde sadece kendilerini götürmezler… Birlikte gülen anıları, paylaşılan dostlukları, edilen sohbetleri de alıp götürürler.
Ama Fethi Göğüş abimizden geriye kalan en kıymetli miras; iyilikle örülmüş bir hayat, temiz bir isim ve dualarla anılan bir ömürdür. O, yaşarken olduğu gibi bugün de gönüllerde yaşamaya devam ediyor.
Aradan geçen dört yıl, ne özlemimizi azalttı ne de hatıralarını eskitti. Aksine, her geçen gün daha çok anlıyor, daha çok özlüyoruz. Çünkü bazı insanlar unutulmaz… Onlar kalpte yer eder, her duada yeniden hayat bulur.
Bugün onu rahmetle, saygıyla ve sonsuz bir minnetle anıyoruz.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun…
Unutulmadın, unutulmayacaksın.
Bir insan düşünün… Sahneye çıktığında sesiyle kalpleri titreten, şarkılarıyla milyonların yüreğine dokunan… Ama o sesin arkasında saklanan acıyı, çoğumuzun fark edemediği derin bir yalnızlığı taşıyan bir adam…
İşte o adam, Murat Göğebakan idi.
41 yaşındaki karısı onu 21 yaşındaki İBB de oynayan basketçi bir çocukla aldattı.
200 gün hastanede yattı. Karısı sadece 5 kez geldi.
İyileşti ve yine nüksetti.
Hastane odasının kapısına 'Allah Büyük Derdim Küçük' diye yazdırdı ve her gün onu okuyarak kendine moral verdi.
Hastalığı yendi, fakat vefasız karısından gelen darbeyle çöktü ve o günden sonra tedaviyi reddetti.
Bir röportajında 'kanserden daha zordu' dedi. Aldatıldığını öğrenince tedaviyi bıraktı.
Gözyaşlarına değdimi acaba o insan.?
Sen rahat uyu Murat Göğebakan.
Biz onu şarkı söylüyor sanmıştık, meğer o selasını okuyormuş...
Onu dinlerken çoğumuz “aşk” dedik, “hasret” dedik… Ama aslında o, kendi hayatının en ağır sınavlarını notalara döküyordu. Şarkıları sadece birer eser değildi; her biri yaşanmışlığın, kırılmışlığın ve sessiz bir isyanın yankısıydı.
200 gün… Dile kolay. Bir insanın hastane odasında yaşamla ölüm arasında gidip geldiği, umutla umutsuzluğun ince çizgisinde yürüdüğü uzun bir zaman dilimi. O süreçte yanında olması gerekenlerin yokluğu, belki de hastalığın kendisinden daha ağır geldi. İnsan bazen en çok da yalnız bırakıldığında yoruluyor.
Kapısına yazdırdığı o cümle ise aslında her şeyi özetliyordu:
“Allah Büyük, derdim küçük.”
Bu söz, bir teslimiyet değil; bir direnişti. Her gün o yazıya bakarak hayata tutunmaya çalışan bir adamın sessiz haykırışıydı.
Ve o savaşı kazandı…
Evet, bedenini saran hastalığı yendi. Ama hayat her zaman adil değil. Bazen insanın kalbine aldığı yara, hiçbir ilaçla iyileşmiyor. İhanet, en güçlü insanı bile içten içe çökerten bir duygu. Çünkü güven yıkıldığında, insan sadece birini değil, dünyaya olan inancını da kaybediyor.
Annesinin o cümlesi kulaklarda çınlıyor:
“Oğlum kanseri yendi ama ihaneti yenemedi…”
İşte hayatın en acı gerçeği bu belki de. Fiziksel yaralar sarılıyor, ama kalpte açılan yaralar… Onların izi kalıyor. Ve bazı izler, insanı hayattan bile koparabiliyor.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun şarkılarını dinlerken artık başka bir anlam yüklüyoruz. O sözler sadece bir beste değil; bir hayatın özeti, bir adamın iç dünyasının tercümesi gibi geliyor.
Belki yıllar geçecek, yeni sesler, yeni yüzler çıkacak… Ama bazı insanlar vardır ki unutulmaz. Çünkü onlar sadece sanatçı değildir; yaşadıklarıyla, hissettirdikleriyle bir iz bırakırlar.
Murat Göğebakan da o iz bırakanlardan biriydi.
Sessizce acı çekti, güçlü görünmeye çalıştı ve en sonunda yüreğinin ağırlığına yenildi.
Şimdi geriye bir soru kalıyor:
Bir insanın gözyaşına, kalp kırıklığına, yaşadığı ihanete değdi mi bu dünya?
Cevabı herkes kendi vicdanında arayacak…
Rahat uyu, yüreği yaralı adam.
Sen şarkı söylemedin…
Sen, içindeki acıyı bize anlattın.
Son Köşe Yazıları
OSMANLI'DA HABERLEŞME AMACIYLA KULLANILAN, GÜNDE 150 KM KOŞABİLEN ULAK/PEYK SINIFI:Peyk kelimesini günümüzde "uydu" anla...
(17 Haziran 2026 18:19:27)
Seni görür görmez başladı sevdaAşkı bende taşımak ne kadar güzelBöyle sevmek için yayılsın moda Seni sende yas...
(17 Haziran 2026 12:41:12)
En güzel kırmızısın, çünkü aşksın,Sevginle yüreğimi yakansin,Ateş olalım ısıtalım dünyayı,Alev olalım aydınlatalım sevda...
(16 Haziran 2026 08:30:26)
NEDENSİZ MUTLULUKBirey beden olmadığını anlayıp ebedi öz olarak hareket ettiğinde duygular serbest kalır. Birey gerçekte...
(13 Haziran 2026 19:25:27)
Ne oldu demeden soru sormadanBaş eğmez gururum elimden gittiYaşadım dünyada ruhu yormadan Taptaze umudum elimd...
(13 Haziran 2026 10:43:46)