logo
Yükleniyor...
logo
add image
ALİ DUYSAK

ALİ DUYSAK

aliduysak2015@gmail.com
Kayıt: 07 Ekim 2025
Toplam Ziyaretçi: 6,942

Son Köşe Yazıları

SAĞLIKTA “BEN İSTEDİM OLDU” DÜZENİNE SON VERİLMELİ!
Yayın: 09 Eylül 2026 04:23:07 Düzenlenmedi

GÖREVİNİ YAPAN DOKTOR ÖDÜLLENDİRİLMELİ, CEZALANDIRILMAMALI!

Sağlık sisteminin yükünü omuzlayan doktor, hemşire ve tüm sağlık çalışanları bugün her zamankinden daha zor şartlarda görev yapıyor. Özellikle aile hekimleri, artan iş yükü, sürekli değişen uygulamalar, bürokratik işlemler, performans baskısı ve vatandaşın beklentileri arasında adeta sıkışmış durumda. Aile hekiminden her şeyi yapması bekleniyor. Ancak sorunların çözümü yerine sürekli yeni görevler ve yeni sorumluluklar yükleniyor.

 

 Peki aile hekimini kim dinleyecek?

 

Görevini hakkıyla yapan sağlık çalışanı ile görevini savsaklayan aynı kefeye konulmamalı. Çünkü bunun bedelini en sonunda hasta ödüyor. Vatandaş hastaneye gittiğinde güler yüz, ilgi ve açıklama bekliyor. Doktorunun kendisini dinlemesini, hemşirenin sorusuna cevap vermesini istiyor. Bu çok büyük bir beklenti değil; bu, sağlık hizmetinin temelidir. Öte yandan özel hastanelerde artan maliyetler de vatandaşın belini büküyor. İnsan hastalandığında “Nerede tedavi olacağım?” sorusundan önce “Bunun parasını nasıl ödeyeceğim?” diye düşünüyorsa burada ciddi bir sorun var.


Sağlık Bakanlığı'na çağrımız açık:

 

 Masa başından değil, sahadan bakın. Hastaneleri sadece raporlarla değil, vatandaşın yaşadığı gerçeklerle değerlendirin. Aile hekimini dinleyin. Hemşireyi dinleyin. Doktoru dinleyin. Hastayı dinleyin. Çünkü sağlık çalışanını yoran, değersizleştiren ve sürekli baskı altında bırakan bir sistem, sonunda hastayı da mağdur eder.

 Unutulmamalı:

  İşini hakkıyla yapan sağlık çalışanı cezalandırılmamalı, görevini yapmayan da korunmamalıdır.

Sağlıkta ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla bürokrasi değil;

 

 SAĞLIKTA TERSİNE DÖNEN DÜZEN: GÖREVİNİ YAPAN NEDEN BEDEL ÖDÜYOR?

 

Sağlık sisteminde asıl sorgulanması gereken artık çok açık: Görevini hakkıyla yapan doktorlarımızı ve sağlık çalışanlarımızı neden korumuyoruz? Mesaisinin bitmesini beklemeden hastasının yanında olan, gece gündüz demeden görev yapan, mesleğinin onurunu her şeyin üzerinde tutan doktorlarımız var. Ama bir de sadece “Mesai bitsin de gidelim” anlayışıyla görev yapanlar var.

 İşte burada adalet devreye girmeli Görevini gerçekten yapan doktor ile görevini sadece saat doldurmak olarak gören doktor aynı kefeye konulmamalı. Mesleğini hakkıyla yapan ödüllendirilmeli, görevini savsaklayan sorgulanmalıdır.

Bugün ise çoğu zaman bunun tam tersini görüyoruz.

Görevini layıkıyla yapan sağlık personeli, birilerinin isteği veya kişisel tercihi nedeniyle servisinden, görev yerinden ya da çalışma düzeninden uzaklaştırılmamalıdır. Bir insanın emeği, birilerinin iki dudağı arasında olmamalıdır.Sağlık kurumlarında “Ben istedim oldu” anlayışı değil, liyakat ve adalet hâkim olmalıdır. Aile hekimleri zaten zor günlerden geçiyor. Sürekli değişen uygulamalar, artan iş yükü, bürokratik işlemler ve vatandaşın bitmeyen talepleri altında görev yapmaya çalışıyorlar.

Onları daha da yıpratmak yerine dinlemek, sorunlarını çözmek gerekiyor. Çünkü sağlık çalışanının moralini bozarsanız, bunun yansıması doğrudan hastaya olur.


YÖNETİCİLİK KOLTUK DEĞİL, SORUMLULUKTUR


Yönetici olmak; istediği personelin görev yerini değiştirmek, istediğini ödüllendirmek, istemediğini dışlamak değildir.

Yöneticilik adaletli olmak, liyakate bakmak, çalışanı dinlemek ve hastanın hakkını korumaktır. Bir hastanede başarılı doktor neden desteklenmez? Görevini özveriyle yapan hemşire neden korunmaz Neden çalışanların geleceği kişisel ilişkilerin, yakınlıkların veya yöneticilerin kişisel tercihlerinin gölgesinde kalır? Bunların cevabı mutlaka verilmelidir.


BİZİM SAĞLIK ANLAYIŞIMIZ BU OLMAMALI

 

Sağlık sistemi, “Kim kimi tanıyor?” anlayışıyla yönetilemez. Sağlık sistemi, “Kim görevini hakkıyla yapıyor?” sorusuyla yönetilmelidir. Görevini yapanı küstürür, çalışmayanı korursanız bir süre sonra kimse fedakârlık yapmak istemez. İşte o zaman kaybeden sadece sağlık çalışanı olmaz. Kaybeden hasta olur. Kaybeden vatandaş olur. Kaybeden sağlık sistemi olur.

Sağlık Bakanlığı'na açık çağrımızdır: Masa başından değil, sahadan yönetin. Hastaneleri ziyaret edin. Çalışanları dinleyin. Aile hekimlerinin sorunlarını yerinde görün. Hastaların şikâyetlerini doğrudan dinleyin. en önemlisi; Görevini gerçekten yapan doktorun yanında olun. Çünkü sağlıkta başarı, görevini yapmayanı korumakla değil, mesleğini onuruyla yapanı ödüllendirmekle mümkündür. 

Artık şu anlayış değişmelidir: Birilerinin istediği değil, hakkedenin kazandığı bir sağlık sistemi istiyoruz. Birilerinin iki dudağı arasında olmayan bir çalışma düzeni istiyoruz. Mesaisini dolduran değil, görevini hakkıyla yapan doktorun değer gördüğü bir sağlık sistemi istiyoruz. Çünkü sağlıkta adalet yoksa, adaletsizliğin bedelini en ağır şekilde hasta öder.

 

 

MEHMET KAPTAN’DAN ÖRNEK ŞOFÖRLÜK: VATANDAŞIN TAKDİRİNİ KAZANAN BİR EMEK HİKÂYESİ
Yayın: 31 Ağustos 2026 20:58:23 Düzenlenmedi


 

Bazen bir insanın yaptığı iş, sadece görevini yerine getirmekten ibaret değildir. İşini nasıl yaptığı, insanlara nasıl davrandığı ve görevine ne kadar değer verdiği, o kişiyi diğerlerinden farklı kılar.

 

İşte Mehmet Kaptan da bu anlamda takdiri fazlasıyla hak eden isimlerden biri…

 

Bu sabah saat 10.45’te, 27 ALL 045 plakalı belediye otobüsüyle İstasyon–Bilek seferini gerçekleştiren Mehmet Kaptan’ın davranışları dikkatimi çekti.

 

Toplu ulaşım araçlarında görev yapan şoförler, her gün yüzlerce vatandaşla karşı karşıya geliyor. Kimi zaman yoğun trafik, kimi zaman yolcu yoğunluğu, kimi zaman da çeşitli zorluklarla mücadele ediyorlar. Ancak bütün bu yoğunluğun içerisinde güler yüzünü, sabrını ve insanlara olan saygısını koruyabilmek, gerçekten önemli bir meziyet.

 

Mehmet Kaptan’ın yaptığı da tam olarak bu.

 

Vatandaşlarla iletişiminde güler yüzlü, anlayışlı ve saygılı olması; duraklara dikkatli ve güvenli bir şekilde yanaşması; yolcuların güvenliğini her şeyin üzerinde tutması ve trafikte yayalara ve karşı yönden gelen araçlara öncelik vermesi, onun mesleğine bakışını açıkça ortaya koyuyor.

 

Aslında bunlar bir şoförün yapması gereken temel görevler olabilir.

 

Ancak günümüzde işini sadece yapmakla, işini hakkıyla yapmak arasında önemli bir fark var.

 

Mehmet Kaptan, bu farkı ortaya koyan isimlerden biri.

 

Çünkü direksiyon başında olmak yalnızca otobüsü kullanmak değildir. Aynı zamanda insan taşımaktır. Her gün onlarca, hatta yüzlerce vatandaşın can güvenliğinden sorumlu olmaktır. Yaşlısı, genci, öğrencisi, çocuğu, engellisi ve çalışanıyla her kesimden insana hizmet etmektir.

 

Bu nedenle toplu ulaşım şoförlerinin vatandaşlarla kurduğu iletişim, en az araç kullanma becerileri kadar önemlidir.

 

Güler yüz küçük bir davranış gibi görünebilir ama karşısındaki insan için büyük bir anlam taşıyabilir.

 

Bir vatandaşın otobüse binerken karşılaştığı güler yüz, yolculuğuna olumlu bir başlangıç yapmasını sağlayabilir. Güvenli bir durak yaklaşımı ise bir yolcunun kendisini güvende hissetmesine vesile olabilir.

 

İşte bu nedenle Mehmet Kaptan gibi görevini severek yapan insanların daha fazla görünür olması gerektiğine inanıyorum.

 

Çünkü iyi yapılan işin takdir edilmesi, sadece o kişiyi değil, aynı mesleği yapan bütün çalışanları motive eder.

 

Bugün Mehmet Kaptan’ı konuşuyorsak, aslında sadece bir şoförü değil, işini severek yapan bütün emekçileri konuşuyoruz.

 

Toplum olarak çoğu zaman yanlışları, eksikleri ve olumsuzlukları gündeme getiriyoruz. Elbette yanlışları söylemek ve eksikleri dile getirmek gerekiyor. Ancak güzel yapılan işleri de görmezden gelmemeliyiz.

 

Bir şoför görevini dikkatli yapıyorsa…

 

Vatandaşa saygılı davranıyorsa…

 

Yayaya öncelik veriyorsa…

 

Duraklara özenli yanaşıyorsa…

 

Yolcusunun güvenliğini kendi sorumluluğu olarak görüyorsa…

 

Ve bütün bunları güler yüzle yapıyorsa, o insanın emeğini takdir etmek hepimizin görevi olmalı.

 

Mehmet Kaptan’a buradan bir vatandaş olarak teşekkür etmek istiyorum.

 

Mesleğini severek yaptığı, vatandaşlara gösterdiği saygı, trafikteki dikkatli ve anlayışlı davranışları ve taşıdığı sorumluluk bilinci nedeniyle kendisini gönülden tebrik ediyorum.

 

Dilerim belediyelerimiz ve ilgili kurumlarımız da böylesine özverili çalışanlarını görür, emeklerini takdir eder ve onları ödüllendirerek diğer çalışanlara da örnek olmalarını sağlar.

 

Çünkü iyi insanı, iyi çalışanı ve işini hakkıyla yapanı takdir etmek, toplumun ortak sorumluluğudur.

 

Mehmet Kaptan…

 

İyi ki varsınız.

 

İşinizi severek yaptığınız, vatandaşımıza değer verdiğiniz ve direksiyon başında gösterdiğiniz örnek davranışlar için teşekkür ediyoruz.

 

Helal olsun size Mehmet Kaptan.

 

Böylesine değerli kaptanlarımızın kıymeti bilinmeli, emekleri mutlaka görülmeli ve takdir edilmelidir.

 

Çünkü bazen bir şehrin güzelliği, büyük projelerden önce, işini güzel yapan insanların yüzünde saklıdır.

BU MEMLEKET BU KADAR MI SAHİPSİZ?
Yayın: 11 Ağustos 2026 23:53:49 Düzenlenmedi


Sabah 08.30… Elektrik kesiliyor.

Akşam 21.00… Elektrik geliyor.

Ve bu çile tam 5 gün sürüyor!

Şimdi soruyorum:

Bu memleket bu kadar mı sahipsiz?

Bir elektrik arızasını yıllardır çözemeyen bir sistem, vatandaştan sabır bekliyor.

Ama vatandaşın sabrı da, takati de tükeniyor!

Yaz sıcağının ortasında saatlerce elektriksiz kalan insanlar ne yapacak?

Evinde yaşlısı olan ne yapacak?

Sağlık sorunları bulunan vatandaş ne yapacak?

Elektrikle çalışan cihazlara bağımlı olan hastalar ne yapacak?

Çocuklu aileler ne yapacak?

Vatandaş telefon açıyor, aldığı cevap belli:

“Onarım çalışması yapılıyor.”

İyi de kardeşim…

Onarım yapılıyor da vatandaşın mağduriyetini kim onaracak?

Bir gün olur, iki gün olur…

Ama beş gün boyunca sabahın erken saatlerinden geceye kadar elektrik kesintisi yaşanıyorsa burada artık yalnızca bir “arıza” meselesinden söz edemeyiz.

Burada ciddi bir hizmet ve koordinasyon sorunu vardır.

Vatandaş faturasını zamanında ödüyor.

Vergisini ödüyor.

Devletine karşı sorumluluğunu yerine getiriyor.

Peki karşılığında ne istiyor?

Çok büyük bir şey değil…

Elektrik istiyor!

Sıcak yaz günlerinde evinde buzdolabının çalışmasını, klimasını kullanabilmeyi, çamaşırını yıkayabilmeyi, telefonunu şarj edebilmeyi ve en önemlisi sağlıklı ve güvenli bir şekilde yaşayabilmeyi istiyor.

Bu bir lütuf değildir.

Bu, vatandaşın en temel hakkıdır.

Şimdi buradan soruyorum:

Milletvekilleri nerede?

Valilik nerede?

Belediye nerede?

İlgili elektrik dağıtım kuruluşu nerede?

Vatandaşın yaşadığı bu mağduriyeti kim takip ediyor?

Kim sahaya inip “Bu insanlar neden beş gündür saatlerce elektriksiz kalıyor?” diye soruyor?

Vatandaşın kapısını kim çalıyor?

Yoksa herkes klimalı odalarında oturup, gelen şikâyetlere “onarım çalışması var” cevabını vermekle mi yetiniyor?

Siyaset yalnızca seçim zamanı vatandaşın kapısını çalmak değildir.

Yönetmek, vatandaşın zor gününde yanında olmaktır.

Bir vatandaşın elektriği saatlerce kesiliyorsa, özellikle de bu durum günlerce tekrarlanıyorsa, o bölgede yaşayan insanların sesini duymak herkesin görevidir.

Çünkü mesele yalnızca elektrik değildir.

Mesele, vatandaşın kendisini yalnız ve çaresiz hissetmesidir.

Bugün elektrik kesilir…

Yarın su kesilir…

Öbür gün başka bir hizmet aksar…

Vatandaş her defasında “Sabret” denilerek geçiştirilirse, o zaman sormak gerekir:

Bu şehir kimin?

Bu insanlar kimin vatandaşı?

Devlet, vatandaşına hizmet etmek için vardır.

Yetkililer, vatandaşın sorununu çözmek için vardır.

Siyasetçiler, vatandaşın sesini Ankara'ya taşımak için vardır.

Yerel yöneticiler, vatandaşın yanında olmak için vardır.

Öyleyse herkes görevini yapacak.

Vatandaşın sıcağın altında perişan olmasına seyirci kalınmayacak.

Beş gün boyunca saatlerce elektrik kesintisi yaşanıyorsa bunun hesabı sorulacak, çözümü bulunacak ve vatandaşa açıkça bilgi verilecek.

Çünkü bu millet sahipsiz değildir.

Ama vatandaşın bu kadar uzun süre mağdur edilmesine sessiz kalınırsa, insanlar ister istemez şu soruyu sormaya başlar:


“BİZİM SESİMİZİ DUYAN YOK MU?”

Artık vatandaş açıklama değil, çözüm istiyor.

Telefonlara verilen standart cevapları değil, sahada sonuç görmek istiyor.

Ve en önemlisi şunu bilmek istiyor:

“Bizi yönetenler gerçekten bizim yanımızda mı?”

Bu sorunun cevabını artık sözle değil, icraatla verme zamanı.

Çünkü vatandaşın sabrı da elektriği gibi kesilmek üzere!

YARIM ASIRLIK GAZETECİLİK ÇINARI: İLHAMİ BOYNUKISA
Yayın: 05 Ağustos 2026 20:36:53 Düzenlenmedi


 

Bazı insanlar vardır; bir mesleği sadece yapmaz, o mesleğin hafızasını da oluşturur. İlhami Boynukısa da benim için böyle bir isimdir. 1977 yılında başlayan gazetecilik yolculuğu, bugün yarım asra yaklaşan büyük bir emeğe dönüşmüş durumda. Dile kolay… Yıllar boyunca binlerce haber, sayısız röportaj, fotoğraf, anı ve arşiv. Gazikent Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhami Boynukısa, gazeteciliği hiçbir zaman yalnızca bir meslek olarak görmedi. Onun için gazetecilik; halkın sesi olmak, yaşananları kayıt altına almak ve tarihe not düşmekti. Yıllar içerisinde Gaziantep’in değişimine, ülkenin yaşadığı önemli gelişmelere ve toplumun birçok dönüm noktasına gazeteci gözüyle tanıklık etti. Kalemiyle yazdı, objektifiyle kaydetti, arşivleriyle geçmişi korudu. Bugün elindeki gazete kupürleri, fotoğraflar, haberler ve yıllar boyunca özenle koruduğu arşivler, aslında sadece kişisel bir birikim değil. O arşivlerde Gaziantep’in geçmişi, değişen şehir hayatı, unutulan olaylar ve yakın tarihimizin önemli izleri var. Şimdi Boynukısa, yaklaşık yarım asırlık bu birikimi kitaplaştırarak gelecek kuşaklara bırakmaya hazırlanıyor. Bence bu çalışma sadece bir gazetecinin anılarından ibaret olmayacak. Aynı zamanda Gaziantep basınının ve şehrin yakın tarihinin önemli bir belgesi olacak.

 

KALEMİNİ HİÇ BIRAKMADI

 

Gazetecilik kolay bir meslek değildir. Hele ki yıllarca sahada olmak, haberin peşinden koşmak, doğru bilgiye ulaşmak ve her şartta mesleğin sorumluluğunu taşımak büyük bir fedakârlık ister. İlhami Boynukısa, işte bu uzun yolculukta kalemini hiç bırakmadı. Bugün genç gazetecilere baktığında onların heyecanını, mesleğe ilk başladığı yıllardaki kendi heyecanıyla karşılaştırıyordur belki de. Çünkü gazetecilikte yıllar geçse de haberin peşinden koşma tutkusu değişmiyor.

BİR MESLEK, BİR ÖMÜR, BİR HAFIZA

 

1977’de başlayan yolculuk, bugün bir kitapla ölümsüzleşmeye hazırlanıyor. Bir insanın yaklaşık yarım asırlık meslek hayatını anlatan böyle bir eser, sadece geçmişe bakmak değil, geleceğe de ışık tutmaktır. Genç gazetecilerin, mesleğe yeni başlayanların ve basın tarihine ilgi duyanların bu arşivlerden öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum. İlhami Boynukısa bugün sadece bir gazeteci değil; yılların biriktirdiği tecrübenin, emeğin ve meslek ahlakının temsilcilerinden biri. Kalemiyle tarihe not düştü, objektifiyle yaşananları kaydetti, arşiviyle geçmişi korudu. Şimdi sıra, bütün bu birikimi gelecek nesillere bırakmakta. Yarım asra yaklaşan bu büyük gazetecilik yolculuğuna baktığımda aklıma tek bir cümle geliyor: Bir meslek aşkla yapılırsa, geride sadece haberler değil, bir ömürlük hafıza bırakır.

 

Kalemi hiç susmasın, arşivi hiç tükenmesin…

 

Nice yıllara İlhami Boynukısa.

İnsanlık nereye gidiyor?
Yayın: 27 Temmuz 2026 11:08:38 Düzenlenmedi


 

Ne yazık ki öyle bir zamandan geçiyoruz ki insanlığın, vicdanın ve güvenin gözlerimizin önünde yok oluşunu seyrediyoruz. En acısı da bütün bunları görmemize rağmen çoğu zaman elimizden hiçbir şey gelmiyor.

 

İnsan, insana güvenemez hale geldi.

 

Bugün “Bunu bana yapmaz” dediğimiz insanlar, yarın en büyük hayal kırıklığını yaşatabiliyor. En güvendiğimiz insanı tanıyamaz, en yakınımızdakinin niyetini anlayamaz olduk.

 

Anne kızını, evlat babasını, kardeş kardeşini, dost dostunu nasıl kandırırım diye düşünür hale geldiyse; eşler birbirine sevgiyle değil, çıkar hesabıyla bakmaya başladıysa burada ciddi bir sorun var demektir.

 

İnsanlık nereye gidiyor?

 

Menfaat uğruna dostluklar satılıyor, para uğruna aileler birbirine düşüyor, çıkar uğruna yılların hatırı bir kenara bırakılıyor.

 

Bugün bir insanın yüzüne gülüp yarın arkasından iş çevirmek normalleşti. Güvenmek saflık, dürüst olmak ise adeta enayilik olarak görülmeye başlandı.

 

Ne acıdır ki artık “Bunu o yapmaz” diyemiyoruz.

 

Çünkü yapıyor!

 

“Beni yarı yolda bırakmaz” diyoruz, bırakıyor.

 

“Bana ihanet etmez” diyoruz, ediyor.

 

“Beni kandırmaz” diyoruz, kandırıyor.

 

Ve insan, en çok da yabancıdan değil; en yakını bildiğinden yara alıyor.

 

Şimdi kimse kızmasın!

 

Bazen insanlık bitti, şeytanlar çoğaldı demek zorunda kalıyoruz. Çünkü kötülük artık saklanmıyor. Yalan, dolandırıcılık, çıkarcılık ve iki yüzlülük hayatın sıradan bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor.

 

Ama yine de herkes kötü değil.

 

Hâlâ vicdanı olan insanlar var.

 

Hâlâ başkasının hakkını kendi hakkından üstün tutanlar var.

 

Hâlâ ekmeğini paylaşan, dostunun derdine koşan, verdiği sözü tutan insanlar var.

 

İşte mesele de burada…

 

Biz insanlığı tamamen kaybetmeden, vicdanı yeniden ayağa kaldırmak zorundayız.

 

Çünkü para kaybedilir, mal mülk yeniden kazanılır. Ama güven bir kez kaybedildi mi, insanın içinde açılan yarayı kapatmak kolay değildir.

 

Unutmayalım:

 

İnsanı insan yapan parası, makamı, şöhreti veya gücü değildir.

 

İnsanı insan yapan vicdanıdır.

 

Ve bugün hepimizin kendimize sorması gereken tek bir soru var:

 

Biz gerçekten insanlığımızı mı kaybediyoruz, yoksa insanlığımızı kaybedişimizi sessizce mi izliyoruz?

DOSTLUK MASKE OLUNCA…
Yayın: 13 Temmuz 2026 06:55:09 Düzenlenmedi


 

Eskiden insan, dostunu zor gününde tanır derlerdi. Şimdi ise menfaati bitince tanımamaya başlayanların sayısı o kadar arttı ki, dostluk kelimesi bile anlamını yitirmeye başladı.

 

Bugün siyaset kurumlarına bakıyorum, yarın arkadaş çevrelerine… Dün birbirinin arkasından söylenmedik söz bırakmayanlar, bugün kol kola poz veriyor. Öyle bir samimiyet sergiliyorlar ki, sanki o ağır cümleleri hiç kurmamışlar. İnsan ister istemez düşünüyor: Dün mü yalandınız, bugün mü?

 

Ne acıdır ki artık birçok ilişkide ilke değil, çıkar konuşuyor. Menfaat varsa dostluk var, iş bitince ne vefa kalıyor ne de hatır. İnsanlar kullanılacak bir araç gibi görülüyor. İşleri görülene kadar "en değerli insan" ilan edilenler, işleri bittiği gün "en kötü insan" oluveriyor.

 

Hayatım boyunca kimseyi yarı yolda bırakmamaya çalıştım. Elimden gelen desteği verdim. Kimsenin düştüğü yerde tekme vurmadım. Ama gördüm ki bazı insanlar, işi bitince ilk terk ettikleri kişi yine kendilerine en çok destek olanlar oluyor.

 

En çok da güven duygusunun böylesine ucuz harcanmasına üzülüyorum. "Bu insan farklı" diyorsunuz. "Demek ki hâlâ dürüst insanlar var" diye umut ediyorsunuz. Sonra öyle bir tabloyla karşılaşıyorsunuz ki, dün sizin tanıştırdığınız insanlar bile sanki sizi onlar tanıştırmış gibi davranıyor. Gerçeği ters yüz eden bu tavırlar, insanın canını en çok acıtan şey oluyor.

 

Artık dostluklar karakter üzerinden değil, çıkar üzerinden kuruluyor. Sohbetlerin yerini dedikodu, saygının yerini hesap, samimiyetin yerini ise gösteriş almış durumda. İnsanların birbirine verdiği değer değil, birbirinden sağlayacağı fayda önemseniyor.

 

Ne yazık ki ahlakın, vefanın ve dürüstlüğün yerini "bel altı siyaset", iftiralar ve arkadan konuşmalar almaya başladı. Sonra da toplum neden güven bunalımı yaşıyor diye hayret ediyoruz.

 

Ben yine de biliyorum ki dürüstlük hiçbir zaman kaybetmez. Dürüst insan bazen yalnız kalır, bazen haksızlığa uğrar, bazen değeri geç anlaşılır. Ama en azından geceleri başını yastığa koyduğunda vicdanıyla kavga etmez.

 

Sahte dostluklar biter…

Menfaat ortaklıkları dağılır…

Maskeler bir gün mutlaka düşer.

 

Geride kalan ise ne makamdır ne para ne de çıkar.

 

Geride kalan tek şey, insanın karakteridir.

 

Ve karakteri olmayanların, kazandığını sandığı hiçbir zafer aslında gerçek bir zafer değildir.

 

Yazık oluyor…

İnsanlığa da, dostluğa da, güvene de…

MİLLETİN OYU EMANETTİR, PAZARLIK MALZEMESİ DEĞİL!
Yayın: 25 Haziran 2026 03:40:11 Düzenlenmedi


 

Siyasette son günlerde yaşananları izledikçe insanın aklına tek bir soru geliyor: Bu millet size oy verirken ne için verdi?

 

Seçim meydanlarında parti rozetiyle dolaşanlar, vatandaşın kapısını çalanlar, "Biz bu davanın neferiyiz" diyenler, bugün hangi yüzle başka partilerin kapısını çalabiliyor?

 

Millet bir siyasi partinin programına, ilkelerine ve vaatlerine inanarak sandığa gidiyor. Vatandaşın verdiği oy; makam, mevki ve koltuk pazarlıklarında kullanılacak bir çek değildir. O oy, milletin emanetidir.

 

Ne yazık ki son yıllarda siyaset, hizmet yarışından çok koltuk yarışına dönüştü. Dün eleştirdiklerinin yanında saf tutanlar, dün yanlış dediklerini bugün doğru ilan edenler, siyasi ahlaka en büyük zararı veriyor. Çünkü kaybeden sadece bir parti olmuyor; kaybeden demokrasiye olan güven oluyor.

 

Vatandaş geçim derdinde...

 

Esnaf siftahsız dükkân kapatıyor...

 

Emekli ay sonunu getiremiyor...

 

Gençler iş bulma umudunu kaybediyor...

 

Ama bazı siyasetçilerin gündeminde sadece koltuk hesapları var.

 

Milletin verdiği oylarla milletvekili olanlar, belediye başkanı olanlar veya çeşitli makamlara gelenler, bugün kişisel çıkarları uğruna parti değiştiriyorsa bunun adı siyasi tercih değil, seçmenin iradesine saygısızlıktır.

 

Madem ki sonunda bütün yollar tek bir partiye çıkacaksa, vatandaşla dalga geçmeyi bırakın. O zaman kapatın bütün partileri, tek parti olarak seçime gidin! Nasıl olsa her türlü kazanacağınıza inanıyorsanız, neden millete farklı seçenekler sunuyorsunuz?

 

Bu vatandaş, bu emekli, bu işçi, bu esnaf bunları hak etmiyor. Sandıkta verilen oylarıyla vekil, başkan ve yönetici yaptığı insanların, daha sonra vatandaşın iradesini yok sayarcasına hareket etmesini kabul etmiyor.

 

Milletin oylarıyla makamlara gelenler, milletin beklentilerini değil de kendi siyasi geleceklerini düşünüyorsa, burada ciddi bir vicdan ve demokrasi sorunu vardır.

 

Siyasetçinin sadakati önce milletine olmalıdır. Eğer seçildiği partinin görüşlerini artık temsil etmiyorsa yapılacak şey bellidir: Çıkar milletin karşısına, istifa eder ve yeniden halkın hakemliğine başvurur. Asıl demokratik duruş budur.

 

Çünkü siyaset; makamı koruma sanatı değil, millete hizmet etme sorumluluğudur.

 

Unutulmamalıdır ki koltuklar geçicidir, millet kalıcıdır.

 

Bugün siyasi çıkar uğruna parti değiştirenler, yarın milletin vicdanında nasıl anılacaklarını iyi düşünmelidir.

 

Çünkü millet her şeyi görüyor, her şeyi not ediyor ve zamanı geldiğinde sandıkta hesabı mutlaka soruyor.

Artık Kopsun Kıyamet!
Yayın: 13 Haziran 2026 05:44:35 Düzenlenmedi

Edepsizliğin cesaret, saygısızlığın özgürlük, bencilliğin ise yaşam tarzı olarak sunulduğu bir dönemde yaşıyoruz. Eskiden insanlar ayıptan utanırdı, şimdi utanmazlıkla övünüyorlar. Namus, ahlak, edep gibi kavramlar dilde kaldı; hayatın içinden birer birer çıkarılıp atıldı. Herkes özgürlükten bahsediyor ama kimse özgürlüğün sorumluluk gerektirdiğini söylemiyor. Başkasının hakkını çiğnemek, büyüklerine saygısızlık etmek, toplumun değerlerini hiçe saymak özgürlük değildir. Yere batsın sizin özgürlük dediğiniz anlayış! İnsanların birbirine selam vermeye çekindiği, güvenmekten korktuğu bir dünyada yaşıyoruz. Menfaat dostlukların önüne geçti. Çıkarlar, samimiyetin yerini aldı. Herkes bir şeylerin peşinde koşuyor ama kaybettiklerinin farkında değil.

 

Ne kahvenin tadı kaldı ne de o kahveyi paylaşacak gerçek dostlar...

 

Eskiden bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardı. Şimdi kırk yıllık dostluklar bir çıkar uğruna silinip gidiyor. İnsanlar kalabalıkların içinde yalnız, dost meclislerinde yabancı olmuş durumda.

 Çünkü bazı şeylerin sonu gelmeden, bazı değerlerin yeniden doğması mümkün olmuyor.

 Allah sonumuzu hayır etsin.

Artık Kopsun Kıyamet!

Sel geliyor ders almıyoruz...

Deprem oluyor, birkaç gün konuşup unutuyoruz...

Yangın çıkıyor, ibret almıyoruz...

Ölüm kapımızı çalıyor, sanki hiç bize uğramayacakmış gibi yaşamaya devam ediyoruz.

Sanki Allah-u Teâlâ kullarına defalarca sesleniyor:

doğruluktan, vicdandan, merhametten ayrılma..."

Dünya her geçen gün biraz daha soğuyor. Vicdanlar susuyor, merhamet azalıyor, saygı tükeniyor. İnsanlar birbirini dinlemiyor, anlamıyor, sadece kendi çıkarlarını düşünüyor.

 Bazen zorunlu olmasa dışarı çıkmak bile istemiyorum. Çünkü gördüklerim umut vermiyor. İnsan yüzlerinde samimiyet yerine hesap, dostluk yerine çıkar, sevgi yerine menfaat görüyorum.

 Belki de en büyük yoksulluk para eksikliği değil; karakter eksikliği, vicdan eksikliği ve insanlık eksikliğidir.

 Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda teknolojinin ilerlediğini görüyoruz ama insanlığın gerilediğini de görmek zorundayız.

 Hastalık gönderiyor, ders almıyoruz.

Ölümü gösteriyor, ders almıyoruz.

Çünkü gözler görüyor ama gönüller körleşmiş...

Kul azdı...Nefis büyüdü...

 Merhamet küçüldü...

İnsanlık tükendi...

Bazen etrafıma baktığımda, yaşanan onca felakete rağmen değişmeyen insanları görünce içimden sadece şu söz geçiyor:

 "Kopsun artık kıyamet!"

 

Çünkü insanlığın öldüğü yerde hayatın anlamı kalmıyor.

 

Çünkü vicdanın sustuğu yerde huzur kalmıyor.

 

Çünkü saygının olmadığı yerde kardeşlik yaşamıyor.

 

Ve çünkü Allah'ın bunca ikazına rağmen hâlâ ders almayan bir dünyanın sonu hayırlı görünmüyor.

 

Rabbim bizleri insanlığını kaybetmeyenlerden eylesin.

 

 

 

 

TELEFONA BAKMAMAK MODA MI OLDU?
Yayın: 05 Haziran 2026 19:13:53 Düzenlenmedi


 

Son zamanlarda toplumda tuhaf bir alışkanlık yaygınlaşmaya başladı. Makamı olan, parası olan, koltuğu olan, kartvizitinde uzun unvanlar yazan bazı insanlar telefonlara cevap vermemeyi bir ayrıcalık sanıyor.

 

Siyasetçi, iş insanı, başkan, müdür, yönetici... Adı ne olursa olsun fark etmez. İnsanların ulaşmaya çalıştığı bir noktadaysanız, önce insan olmayı bilmek zorundasınız.

 

Kimse sizden telefon çaldığı anda açmanızı beklemiyor. Müsait olmayabilirsiniz. Toplantıda olabilirsiniz. Önemli bir işiniz çıkmış olabilir. Ancak bir insanı saatlerce, günlerce cevapsız bırakmanın adı yoğunluk değil; ilgisizliktir, vefasızlıktır ve en önemlisi de saygısızlıktır.

 

İşiniz düştüğünde aradığınız kişilerin size anında ulaşmasını beklersiniz. Mesaj attığınızda hemen dönüş yapılmasını istersiniz. Fakat aynı hassasiyeti başkalarına göstermeye gelince ortadan kaybolursunuz.

 

Daha da ilginci, günler sonra dönüş yapıldığında verilen mazeretlerin neredeyse tamamı aynıdır:

 

"Yoğundum..."

"Müsait değildim..."

"Unutmuşum..."

 

Ne hikmetse herkes aynı bahanenin arkasına sığınır.

 

Oysa insan ilişkilerini ayakta tutan şey makamlar değil, vefadır. Paralar değil, samimiyettir. Koltuklar değil, insanlıktır.

 

Bugün cevap vermediğiniz telefonun ucunda bir dostunuz, bir arkadaşınız, bir vatandaş ya da size değer veren bir insan olabilir. İnsanları küçümseyerek, ulaşılmaz görünerek büyüdüğünü zannedenler aslında çevrelerindeki güveni ve saygıyı kaybettiklerinin farkında değildir.

 

Unutulmamalıdır ki dünya hiç kimsenin etrafında dönmüyor.

 

Bugün makam sahibi olabilirsiniz, yarın olmayabilirsiniz.

Bugün zengin olabilirsiniz, yarın olmayabilirsiniz.

Bugün güçlü olabilirsiniz, yarın olmayabilirsiniz.

 

Ama her şart altında insan kalabilirsiniz.

 

Asıl mesele de budur.

 

Telefonlara cevap vermemek sizi büyük yapmaz. İnsanlara değer vermek büyütür.

 

Çünkü gün gelir makamlar biter, unvanlar silinir, koltuklar değişir. Geriye insanların sizin hakkınızda söylediği tek bir cümle kalır:

 

"İyi bir insandı" ya da "Kendini çok önemli sanıyordu."

 

Tercih hepimizin.

Türkiye Nereye Gidiyor?
Yayın: 31 Mayıs 2026 10:21:53 Düzenlenmedi


 

Her geçen gün kendimize aynı soruyu soruyoruz: Türkiye nereye gidiyor?

 

Bir zamanlar geleceğe umutla bakan insanların ülkesi olan Türkiye'de bugün milyonlarca vatandaş yarınını düşünerek uykuya dalıyor. Emekli perişan durumda... Yıllarca çalışıp alın teri döken insanlar, bugün maaşlarıyla ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor. Market raflarına korkarak bakan, torununa harçlık veremediği için mahcup olan emeklilerin sessiz çığlığı her geçen gün büyüyor.

 

Vatandaşın hali de farklı değil. Hayat pahalılığı, işsizlik, geçim sıkıntısı artık günlük hayatın bir parçası haline geldi. İnsanlar yaşamak için değil, sadece hayatta kalabilmek için mücadele ediyor.

 

Daha da acısı, toplumun temelini sarsan sosyal çöküş gözlerimizin önünde yaşanıyor. Uyuşturucu belası artık sokak aralarında değil, okul kapılarında konuşuluyor. İlkokul çağındaki çocukların bile bu tehlikeyle karşı karşıya kalması, geleceğimiz adına büyük bir alarmdır. Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır. Çocuklarını koruyamayan toplumlar, yarınlarını da koruyamaz.

 

Aile yapımız ise ağır yaralar alıyor. Maddi çıkarların, vicdanın ve merhametin önüne geçtiği olayları her gün haberlerde görüyoruz. Anne kızını, baba oğlunu çıkar uğruna satacak noktaya geldiyse burada sadece bireysel değil, toplumsal bir çöküşten söz etmek gerekir.

 

Peki suçlu kim?

 

Belki de hepimiz biraz sorumluyuz. Sessiz kaldığımızda, görmezden geldiğimizde, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dediğimizde bu tablonun büyümesine izin veriyoruz.

 

Türkiye; kavgasıyla değil, kardeşliğiyle büyümüş bir ülkedir. Bu topraklar dayanışmanın, paylaşmanın ve vicdanın topraklarıdır. Ancak bugün birbirimizi dinlemek yerine ayrışıyor, sorunları çözmek yerine üzerini örtmeye çalışıyoruz.

 

Bu ülkenin yeniden ayağa kalkması için önce vicdanlarımızı ayağa kaldırmamız gerekiyor. Çocuklarımızı korumak, gençlerimize umut vermek, emeklimizi insanca yaşatmak ve aile kurumunu yeniden güçlendirmek zorundayız.

 

Çünkü mesele sadece ekonomi değil...

Mesele sadece siyaset değil...

 

Mesele; kaybetmeye başladığımız değerlerimizdir.

 

Ve eğer bu gidişatı değiştiremezsek, yarın çocuklarımız bize dönüp şu soruyu soracak:

 

"Bu ülke bu hale gelirken siz ne yaptınız?"

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
SAĞLIKTA “BEN İSTEDİM OLDU” DÜZENİNE SON VERİLMELİ!
Atiye Danış
Yapay Zekada Korkulması Gereken Noktaya Geldik
AYFER KILIÇ
SENİ SEVİYORUM
Ayfer Turan
YAŞAM
Emel Topal
17 AĞUSTOS DEPREMİ
FERDA NAYMAN
Yarım Öykü
Murat OKUDUCU
Zeyrek İmsakiyesi...
Neval Kütük
ÖFKE FARKINDALIĞI
RAMAZAN GÜÇLÜ
GÜVEN TOPMULU
Tandoğu Yazıcı
Dünyadan Aya gitmek
Yukarı